Hokus pokus;bir varmış bir yokmuş,evvel zaman içinde etrafı denizlerle kaplı içi türlü türlü endemik bitkilerle dolu topraklar varmış .Bu toprakların her bir karışı öyle güzel çiçek kokarmış ki koklayanlar mest olup bu topraklardan bir daha ayrılamazmış.Önü sularla kaplı , arkası yeşilliklerle kaplı bahçesi renk renk çiçek olan evlerin sayısı günden güne bu topraklarda artmış.O kadar artmış ki namı cihanın dört bir yanına ulaşmış.
Bu diyarda yaşayanların kahkası evrende yankılanır olmuş.Toplumsal huzur,saygı ve hoşgörüymüş kahkağalarının ardındaki.Bu topraklarda kanun veya ceza diye bir şey yokmuş çünkü herkes barış içinde yaşarmış.Bu kahkahaları duyan kurak çöllerde ve buzul diyarlarda yaşayanların içine haset tohumu düşmüş.Büyümüş büyümüş ve bu tohum kocaman bir ulu meşe ağacı olmuş.Meşe ağacının gölgesine sığınıp hayat bulanların kalbine meşe ağacı fısıldamış.: “Güneş yerini aya bıraktığında Küller Diyarı vaftiz olucak.İşte o vakit sizin çağınız gökyüzünde doğacak.”
O gün uçsuz bucaksız güzelliklere tanık olan bu topraklarda hiç sönmiyecek bir ateş başlamış.Ateş dans edip şeytanın masallarını resmetmiş ve tek bir çiçek kalmayana kadar yutmuş ufuğu.
Gökyüzünden küller yağmaya başladığında işte demiş cihandaki diğer insanlar.İşte Küller Diyarı’nı vaftiz ettik.Ama asla ulu çınarın dediği gibi olmamış ve tüm evrene ebedi bir karanlık çökmüş.Meşe ağacı tek tek yapraklarını döküp buzulları eritmiş,kurak çölleri sular yutmuş.Tüm cihan’ın üstüne şeytanın vesveseleri çöker olmuş.Salgın hastalıklar ve kıtlık boy göstermiş…
Küller Diyarı böyle doğmuş işte.Geçmişi yanıp kül olurken insanlar hayatta ve sevdikleriyle beraber olduğu için gülümseyerek hayata tutunmuşlar.Yıllar sonra bir adam çıkıp bir fikir atmış ortaya. “SİSTEM” denilen yönetim biçimi sayesinde yeniden küllerinden doğacaklarını savunmuş halkına.
Sistem şunu savunur: Halk her partiden bir kişiyi seçer.Ve bu kişi Küller Diyarı’nı yönetecek birliğiye girmeye hak kazanır.Ne kadar çok parti varsa alınan kararlar o kadar doğru olur.Yönetim birliğindeki kişilerin söz hakkı eşittir ve halktan üstün değillerdir.
Her elma sepetinde bulunan çürükler sistemde de varmış.Ve zamanla sistemdeki güç zehirlenmesi yaşıyan çürükler, kendilerini halktan üstün görüp reformları getirmiş.
Reformlarla geçmişte yaşananlardan ders çıkartma bahanesiyle cellatların temelini atmışlar.Diğer diyarlarda ki öksüz,fakirliğin ve hastalıkların pençesindeki küçücük çocukları alıp onları sisteme karşı çıkanları cezalandırmak için kullanmışlar.Bu cezalar öyle amansız zamanlarda ve acımasız olur ki gökyüzündeki küller asla sönmezmiş.
Sistemi eleştiren ve benimsemeyenler akıl hastası ilan edilip çığlıkların tuğla olup kurulduğu ıslah yurtlarına kapatılmış.Sisteme direk karşı çıkanlar ise sevdiklerinin önünde kalbinden hançerlenip sevdikleriyle diri diri yakılmış kendi evlerinde,bu çığlıkları duyup ruhları arafta kalsın diye.
Değişmeyen tek şey Küller Diyarı’nın ilkesi olmuş.”Kanım doğa anaya feda olsun.” diye haykırarak buldukları her yeri yeşertmişler.Ancak bu asla kaybettikleri çiçekleri geri getiremeye yetmemiş.
***
Siyah benekli kar ağırlığını çatılara bastırıp yalancı güneşin rüzgarıyla bir anlığına ortadan kaybolmuştu.Henüz daha uyunamamış olan Karayel ailesinin o gün eksik parçaları yerindeydi.
Beşiğinde uykusunun en ücra kırlarında olan al yanaklı bebeğin ismi bir zamanlar Gökçe’ydi.Babası dürüstlüğü ve adaletiyle bilinen bir siyasetçiydi.Kızının gözlerini hasret kaldığı mavi gökyüzüne benzediği için Gökçe koymuştu.Eskiden gökyüzü masmavi bir umudum simgesiydi insanlar için.Şimdilerde ise çocuklar resim dersinde gökyüzünü gri çizer,okul kitaplarında gri öğrenir olmuştu.
Gökçe’mizin bir de güzeller güzeli asil mi asil bir annesi vardı beşiğinin yanıbaşında uyuya kalan.Kendisi sihirli parmaklarını kuğunun zarif dansıyla özdeşleştirmiş bir sanatçıydı.Öyle ki eserlerini görenler ona büyük hayranlık duyardı.Hele ki kendisini gören genç,yaşlı,kadın,erkek fark etmeksizin ona ilgi duyardı.Soyu tükenmek üzere olan çekik mavi gözleri;kalem çekilmiş gibi duran kıpkırmızı dudakları ve kemerli burnuyla suyun üstündeki lotus çiçeğini andırıyordu.
Babası önceden keşif birliğindeydi.Keşif birliği kimsesiz toprakları araştır ,nesli tükenen canlılardan iz arardı.Ancak bir gün bir kadının elini tutup geri döndü…Kara sevdalanmıştı bu kadın.Bu kadın kimsesiz topraklardan olduğu için bu sessiz bir sır olarak kaldı.Lakin aileden biri o gün bu sırrı gün yüzüne çıkartana kadar…
O gün şöminenin yanında ki sedir de bir kişi daha uyuyordu aileden lakin kim olduğu bilinmez…Cellatlar gelip ölümü Karayel ailesine fısıldadığında yuvaları birer kül olup toprağa yağdı.
Teyzesi ,cellatların lideri,ilk kez o gün onun elini tuttu.Görevi gereği rutin olan infaz edilen kişileri teyit ederken kayıp kız kardeşinin cansız bedenini buldu bir odanın zemininde yabancı bir adamla el ele tutuşurken.Kardeşinin yüreğine saplanan hançer onun da nefesi dağladı.Ruhu sessiz çığlıklarla bedeninden ayrılır oldu ama bunu belli edemezdi.
Kardeşinin yanı başında ateşlere terk edilmiş güzeller güzeli bir bebek vardı.Eğilip onu kucağına aldığında nefesi daha da dar oldu ciğerlerine.Bu küçücük kız , kardeşinin birebir aynısıydı ve onu kaderine terk edemezdi…Ama yeğeninin isminden bile habersizdi.
Küçük kızın elini yıllarca tuttu ve bırakmadı.İlk yürümesinde hep arkasında durdu kızın ,o yere düştüğünde teyzesinden güç bulsun diye.Yıllarca onu herkesten korudu ve kolladı…Herkese kendi kızı olduğunu söyleyerek sakladı onu sarmaşıkların ardında,kendine bile kızı olduğuna inandırdı oysa bazı anneler öz evlatlarına annelik yapmazken.
Onu ilk bulduğunda kalbinden bir his geçmişti kayan bir yıldız gibi.”Arzu” dedi.”Senin adın Arzu.Benim gibi her aldığın emiri düşünmeden yerine getirme kınalı kuzum.Çünkü sen bundan sonra benim tek arzumsun.”