İçeriğe geç

Küllerin Fısıltısı

Bölüm 5 · 8 dk okuma

Küllerin Fısıltısı

Bölüm 5

5.Bölüm

Ormanın ıslak yaprakları, ay ışığı altında sırılsıklam parıldıyordu. Her adımda üzerimize yapışan nem, ciğerlerime dolan serin hava, her şeyi daha da gerçek, daha da yakıcı kılıyordu. Etrafımızı saran ağaçların dalları rüzgarla hafifçe sallanıyor, yaprakların hışırtısı ve uzaktan gelen siren sesleri arasında kalmıştık.Korku, panik, çaresizlik kalbimde demir bir yumruk misali atıyordu.

Kağan beni hala öyle sıkı tutuyordu ki, sanki beni bırakırsa bir daha asla bulamayacakmış gibi. Saatlerdir beni taşımasına rağmen bir kere bile durup mola vermemişti.Kestane rengi kumral saçları alnına yapışmış ,şimdide benim yüzüme damlıyordu beni suçlarcasına.Kendi gücümün yetmediği yerde onun kolları vardı. Ama bu güç içimdeki korkuları bastırmaya yetmiyordu.Nefeslerim sıklaşmış ve geceyi bölecek hırıltılar çıkarıyordu.

“Sakin ol,Başaracağız.” dedi Kağan, sesi sakin ve soğukkanlıydı. Ama ben daha çok korktum. Gökyüzünde gece karanlığındaki ağaçların üzerinde beyaz ışıklar dönüp duruyordu; uzaklardan gelen sirenler, ormanın derinliklerinden yükselen köpek havlamaları kulaklarımı çınlatıyordu.

“Helikopter,” diye fısıldadım korkuyla, “Yaklaştılar,başaramayacağız...”

“Seni korkutmalarına izin verme,” dedi. “Görüş alanı sisten dolayı kısıtlı ve ağaçlar çok sık ,helikopterin o kadar da işe yarayacağını sanmıyorum. “

İçimde fırtınalar kopuyordu ama Kağan’ın sesi adeta bir çapa gibiydi,kendine sabitliyordu beni farkında olmadan.Nihayet nehir kenarına geldik. Ay ışığı suyun yüzeyinde gümüş bir örtü gibi parıldıyordu. Kağan beni yavaşça yere indirdi, dizlerimin üstüne koydu. Titreyerek gözlerimi ona diktim, “Şimdi ne yapacağız?”

“Burada, nehrin altında gizli bir mağara var,” dedi. “Yüzmeyi biliyor musun, Karayel?”

“Kendime güvenip küstahlaşacak kadar değil.”

“Harika,biliyorsun demektir bu.”

“Rahat batıyor şuan değil mi Alparslan? Doğru söyle batıyor de mi?”

Ümitsizce kafasını sallıyarak “Beni takip et.” dedi.Soğuk su bedenimi sardığında irkildim. Derinlere indikçe nefesimi tutmak zorlaştı.Gözlerim bulanıklaşmaya başladı, nefesim kesildikçe panik yapmaya başlamıştım.Panik yaptıkça vücudum kısıtlı oksijenini daha çabuk tüketiyordu.

Suyun içinden bir karartı geçip,bacağımı çekmeye başladı.Kafamı aşağı eğdiğimde teyzemi gördüm.Tanınmıyacak vaziyetteydi…Onu böyle hatırlamak istememiştim…Ağzımdan bir çığlık firar edip suda baloncuk oluşturdu.

Tam o anda ,Kağan kolumdan tutarak beni sudan yukarı çekti. Derin derin nefes almaya çalışırken boynuma ılık nefesi çarptı.Fazla yakındık…Ateşin

ormanı kül edep yok edeceği kadar fazla yakın…

“Ölmeye bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum ,Karayel.”

“Kurtarmaya fazla meraklısın,Alparslan.Söylesene bu hizmet başkalarına da var mı?”

Mağara fazla karanlıktı yüz ifadesini seçemiyordum;kızgın mı ,sakin mi ? İyi de tüm bunların ne önemi vardı ki ,o sadece bir yabancıydı hala.O beni tanıyordu ama ben onu tanımıyordum.Belki de tanımamı istemediği için tanıyamıyordum…

Kolumu nazikçe bırakıp boşluğa doğru adımladı.Her attığı adımda taşlar ayağının altından kayıp ,şakırdıyordu.Sonra birden ortama bir sessizlik çöktü ve birden etraf aydınlandı.Küçücük bir mağaraydık .Az ileride,duvarın dibinde sırt çantaları ve kurulmuş iki adet mavi çadır duruyordu.Ateşin yanında uzanan adamın sakinliğine bakılırsa santranç tahtasındaki hamlelerinde önden gidiyordu.

“Siyah çantada kuru ve temiz kıyafetler var,çadırda giyinebilirsin.” Ardından sırtını dönüp ekledi : “Merak etme zor durumdaki bir kadından faydalanacak kadar sapık değilim.”

Çadırın içi loş ama huzurluydu. Ateşin titrek ışığı kumaştan süzülüyor, hafif bir turuncu yansıma bırakıyordu içeriye. Üzerimdekiler hâlâ ıslaktı; derime yapışmış, beni hem üşütüyor hem de huzursuz ediyordu. Kağan’ın dediği kuru kıyafetleri yanıma koymuştum, yavaşça başladım soyunmaya. Ellerim hafif titriyordu; soğuktan mıydı, yoksa içimde devinip duran tuhaf hisler yüzünden mi, bilmiyorum.

Elime ilk gelen iç çamaşırını dikkatle açtım. Gözlerim istemsizce takıldı ; kumaşı yumuşak, dikişsiz, siyah renkti. Ve… tam bedenimdi. Şaşılacak kadar tam. Tıpkı diğer parçalar gibi. İçliğin beli ne boldu ne dar. Eşofmanın paçaları bile bileğime kadar tam oturdu. Sweatshirtün omuzları ise sanki benim için biçilmiş kaftandı.. Bu kadarını bilemezdi. Bilememeliydi.

Donakaldım. Giysiler üzerimdeyken aynaya ihtiyaç duymadan gördüm kendimi. Her şey kusursuzca oturuyordu üzerime, fazlasız eksiksiz. İçimden yükselen bir soru boğazıma oturdu. Dışarıdaki ayak seslerini duyunca daha fazla tutamadım kendimi.

Çadırın fermuarını bir hışımla açtıp dışarı çıktım. Kağan, ateşin başında odunları karıştırıyordu. Alevlerin aydınlattığı profili sakindi. Çok sakindi. Sanki olan her şeyi planlamış gibi.

Üzerimi göstererek durdum karşında. Sesim şaşkınlıktan titredi.

“Bu ne? Bu?!”

Kağan başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde gülme isteğini bastırmaya çalışan o tanıdık parıltı vardı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı, sonra başını hafif eğerek alaycı bir keyifle yanıtladı.

“Kıyafet,” dedi. “Ne olacaktı ki?”

Boğazımdan çıkan ses sertti.

“Sapık olduğunu bu kadar da belli etme bari!”

Bunu söylerken gözlerim onu delip geçmeye çalıştı ama o ne savunmaya geçti ne de bozuntuya verdi. Ellerini dizlerine yaslayarak doğruldu. Ateşin ışığı yüzünü gölgelerle parçalıyor, karanlıkla aydınlık arasında gizemli bir hal veriyordu ona.

“Açıklayabilirim.”

“Ne?” dedim, sesim daha da sertleşmişti. “Neyi anlatacaktın? Kadın bedenine göre iç çamaşırı stokladığını mı?”

Kaşlarını hafif çattı. Bu sefer sesinde bir ciddiyet vardı. Karşıma dikildi, gözlerini gözlerimden ayırmadan, saklamadan.

“Hapishanedeki adamım zaman zaman bana dosyan hakkında bilgi verdi.”dedi. “Kişisel bilgiler… boy, kilo, beden ölçüleri, hatta kronik rahatsızlıklar. Hepsi kayıtlıydı. Görevimin bir parçasıydı, Arzu. O dosyayı ezberledim. Çünkü kiminle karşı karşıya olduğumu bilmem gerekiyordu.”

Yerden eğilip rastgele bir taş aldım. Islak, kaygan,sivri bir taştı. Parmaklarımın arasında döndürdüm onu; ne kadar süredir buradaydı, hangi suların altında çamura bulanmıştı bilmiyorum. Ama o an, elimde tuttuğum sadece taş değildi. İçimde biriken her şeydi. Sözünü etmeye cesaret edemediğim korkular, yutkunarak bastırdığım kaoslar, sessizliğin içime kazıdığı o ağır çaresizlik.

Kağan’a baktım.

Ateşin başında, hâlâ sırtı bana dönüktü. Umursamazlığına öfkelendim. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki onun yüzünden yaşadıklarımın hiçbir anlamı yokmuş gibi. O sanki hep bir adım uzakta kalmayı, hep soğukkanlı olmayı görev edinmişti. Ama ben artık taşımak istemiyordum. Ben artık bu “sessizlikle beslenen adamı” susturmak istiyordum.

“Senin en büyük sorunun ne biliyor musun?” dedim, sesim ilk başta sakindi ama içinde gizli kahkahalar doluydu. “Her şeyi erteliyorsun.”

Elimdeki taşı sıkıca tuttum, bir adım attım.

“Konuşmaları… yüzleşmeleri… her şeyi zamana yayıyorsun, Kağan. Ama zaman bizim yanımızda değil. Ve ben beklemekten yoruldum. Yoruldum, anlıyor musun?!”

Taşı fırlattım. Hedefim netti.Taş alnına çarptığında, sanki pamuk atmışım gibi hafifçe başını çevirdi sadece. Ne öfke, ne acı, ne şaşkınlık. Yalnızca o tanıdık durgunluk.

Bu… delirtici bir şeydi.

“O kadar soğuksun ki… insan kendini çakılıyor gibi hissediyor,” dedim dişlerimin arasından. “İçimde kaç fırtına döndüğünü bilmiyorsun. Ya da biliyorsun ve susmayı tercih ediyorsun. Her şey planına göre olsun istiyorsun … hep o bildiğin ‘doğru anı’ beklemek… Ben senin planın yapıp ,planına dahil edeceğin bir piyon değilim.Doğru an geldiğinde ben hâlâ burada olacak mıyım Kağan? Diğerleri gibi…”

Kağan susuyordu.

O susarken ben yandım.

Bir kelime bekliyordum. Ama sessizlik daha ağırdı. Taştan bile daha keskin.

Kendi içimde patladım, çadıra döndüm. Fermuarı hızla çektim, içeri girdim, karanlığın ortasına diz çöküp kendimi ellerimin ve dizlerimin arasına gömdüm.

Nefes alamıyordum.

Ciğerlerime dolan hava… zehirli gibi. Her yerim yanıyordu. O suyun altındaki görüntü gözümün önünden gitmiyordu. Teyzem… parçalanmış bedeni, çürümüş yüzü, gözleri açık ama neşesi gitmişti. Ve ben… ben hâlâ yaşıyordum.

Hâlâ nefes alıyordum, hâlâ kaçıyordum, hâlâ hayattaydım.

Ama buna hakkım yoktu. O kendini benim için feda etmişti. Ben ise bir yabancının karşısında içimi boşaltmaya çalışıyordum. Ne kadar gülünç, ne kadar zavallıca.

Ağlamamak için dişlerimi sıktım ama gözyaşlarım ihanete hazır bekliyordu. Direnemedim. Sessizce aktılar. Islak toprak gibi nemlendirdiler ellerimin arasındaki yüzümü. Yalnızlık… oradaydı. Başucumda oturuyordu.

Bir zamanlar en büyük korkum olan şimdilerde ise en yakın dostum ,sırdaşım olan karanlığa kendimi teslim ettim.

***

-Kağan-

Bir süre zaman geçsin diye bekledim. Çünkü Bazı acılarla hemen boğuşamazsınız. Bazı isyanlar, kendi kendine sönene kadar beklenmek zorundasınız.Ama saatler geçti. Rüzgâr yön değiştirdi. Gece uzadı. Ve Arzu’dan hâlâ tek bir ses yoktu.

Başımı çevirdim.

Çadır hâlâ kapalıydı.

“Uyanık mısın?” diye seslendim, tedirgince.

Cevap yoktu.

Bir adım attım çadıra doğru. “Bak, yine sapık falan dersin diye diyorum … içeri giriyorum haberin olsun,” dedim, yarı ciddi yarı suçlu bir sesle. Sessizlik…Cevap gelmeyince fermuarı yavaşça açtım.

Ve Arzu’yu gördüm.

Dizlerinin üstünde kıvrılmış, başı yana düşmüş. Gözleri kapalıydı, yüzü ise beyaz… neredeyse griye dönmüş bir solukluk vardı yüzünde. Dudakları kupkuruydu. Vücudu zangır zangır titriyordu,göz çukurları bile ter içinde kalmıştı.Yanına çöküp elimi alnına koyduğumda içimden lanetli bir korku geçti. Onu kaybetme korkusu…Alevler içinde yanıyordu.

“Siktir…” dedim sessizce. “Yine geç kaldım…”

Battaniyeyi açıp elimle bileğinden nabzını yokladım. Çok yavaş olan nabzı ben hala burdayım diye inatlaşıyordu benimle neyseki.Fazla su kaybetmiş ,üşütmüş,acıkmış olabilirdi. Belki mikrop kapmış bir yarası vardı.Belki de… Ruhunu artık taşıyamıyordu bedeni…Son ihtimal içimi en çok içimi çürütendi.

Çantamı açıp içinden küçük metal kutuyu çıkardım. Antibiyotikli merhemler, sıvı ilaçlar, eski bir görev alışkanlığıyla düzenlediğim ilk yardım seti elimin altındaydı.Zaten bu ihtimali de bekliyordum. Ama bu kadar erken olacağını düşünmemiştim.

Üstündekinin kolunu sıyırdım. Küçük bir doz kas içine adrenalin enjekte ettim.Kolun o kadar inceydi ki kemiklerini kırmaktan korktum.Ardından alnındaki teri sildim. Daha önce, gizlice hücresine defalarca girip gece uyurken de sürmüştüm merhemleri dokunmaya bile korkuğum bedenine.Gücüm çektiği acılara engel olamadığı her an kendimden nefret ettim.Uyandığında fark etmiyordu. Gözlerini açmadan önce elini tutuyordum ,onu bırakmayacağımı anlasın diye. Ama Arzu hiçbir zaman bilmek istemezdi bunları, çünkü o kimseye muhtaç olmayı sevmezdi.O bana emanetti ve ben onu bir başkasına emanet edemezdim.

Bu sefer konuşmadı,kızmadı ; ona bir şey anlatmadım yaralarını sararken.Sadece başında bekledim. Ellerimi onun titreyen kafasına,saçlarının üzerine koyup nefes alışlarını dinledim.

“İçinde fırtına var, Karayel,” dedim kendi kendime. “Ama ne kadar sert eserse essin, ben elini bırakmam.”

Kucağımdaki yorgun beden içimde kanayan tozlu yarayı gözümün önüne perledi.

O geceyi unutamam.

Bırakmak ne demek bilmediğim, tüm küçücük dünyamın yıkıldığı gece.

Annemin odasında, yarı karanlık, yoksulluğun soğuk nefesini hissettiğim o odada…

Annem, solgun ve bitkin, gözleri kapalı yatıyordu.

Onun sevgisi altında yeniden eski neşemizle anne-oğul gibi vakit geçirmek için zıplayıp duruyordum yanı başında.

Yüzünde yorgunluğun ötesinde bir huzursuzluk vardı.

Ben ise, o küçük yüreğimle, umutsuzca onunla iletişim kurmaya çalışıyordum.

“Şimdi seninle bir oyun oynıyacağız,Kağan,” dedi usulca, neredeyse fısıltıyla.

“İlk konuşan kaybedicek.” dedi saçlarımı okşayıp öperken.

Gözlerimi ona dikmiş, kalbim gürül gürül atarken bekledim,tüm gece.

Kıkırdadım hevesli hevesli defalarca.

Belki de o oyunla annemle yeniden eğlenebiliriz diye umut ediyordum.

Dakikalar, saatler…

Ben susuyordum, o susuyordu.

Göz göze geldiğimizde, aramızdaki o sessizlik, kelimelerden daha gürültülüydü.

Şafak söktüğünde anladım gerçeği.

Annem konuşmuyordu çünkü çoktan beni bırakıp gitmiş,melek olmuştu.

Ve ben hiçbir şey yapamamıştım onun için.O ise son anında bile beni düşünmüştü.

O küçük çocuk, şimdi yine aynı çaresizliği yaşıyordu.

Hiç düşünmeden duvarlara dans edip masalları resmeden ateşi söndürdüm.

Bedenimizin arasındaki kumaş parçalarından tek tek kurtuldum.

“Özür dilerim başka seçeneğim kalmadı.”

Şuan bunu yaptığımı görseydi eminim canlı canlı kalbimi söker ,eliyle sıkıp parçalardı.Zaten zihninde mimliydim.

Sıcak ve yumuşak teni tenime değdinde irkilmeme engel olamadan suda ilerlemeye başladım.Teni tenimi yakıyordu;saçları dünyanın en gizli ,en özenli kalfalarının elinden çıkmış ipek kumaş gibi suda dalgalandı.

Bedeni suyun üstünde tutunmaya çalışan bir kar tanesi gibi dururken suyun soğukluğuna yüzünü buruşturdu.

“Anne…Bırakma beni.”

“Şışttt…Asla.Asla bırakmıycam seni Karayel.”

Bölüm sonu

1 yorum