İçeriğe geç

Küllerin Fısıltısı

Bölüm 4 · 8 dk okuma

Küllerin Fısıltısı

Bölüm 4

4.Bölüm

Zamanın düşüncelerinizi oyduğu yerde, tenin bile susmayı öğrenir. Kafam artık sadece bir ağırlık; geçmişe ait ne varsa, ağız boşluğumda çatlamış bir cam gibi kırılmıştı. Tat,zevk ve tutku yoktu. Sadece acı vardı. Hücrenin dört duvarı değil, dört yönü vardı artık: sesler, pişmanlık,yalnızlık ve ölüm.

Ses duymuyordum, çünkü işitme denen duygu, sistemin yok ettiği şeylerden biriydi. Tıpkı sevgi gibi.Her gün biri gelip bağırıyor, biri gelip susturuyordu. Ve en sonunda, kelimeler yerini bakışlara bıraktığında dünyamda sessizlik bir işkence değil, huzurdu artık.

Boğazımdan içeri sokulan cam kırıkları, sadece aciz beni değil, ümidimi de parçalamıştı. Adımı unutmuştum. “Arzu” demişlerdi bir zamanlar…Ama şimdi sadece bir sayıydım. 6741. Mahkûm. Kod adı : Karayel Suç: İtaatsizlik.

Teyzem Güzide beni korumak için kendini öldürdüğünde sistem bunu bir hata olarak görmedi. Sistem, hatayı sadece yaşayanlarda arardı. Güzide’m bir cellattı; sistemin kanlı hançerini taşıyanlardan... Ama yeğeni önüne düştüğünde, bıçağı kendisine çevirmekte tereddüt etmedi.Onun ölümü, sessiz bir isyandı ruhumda..Ve Kağan, işte o isyanın gölgesinde doğdu.

Kağan Altay Alparslan. Kod adı: Fısıltı. Çünkü konuşmazdı. Ve çünkü ölümü kulağınıza fısıldadığı anda çoktan ölmüş olurdunuz.

Hücrenin köşesine yapışmış, sırtımı nemli taş duvara yaslamıştım. Gövdem küçülmüştü, göz çukurlarım derinleşmiş, kaburgalarım derimin altından belli oluyordu. Bir zamanlar “kadın” denen o insan biçiminin taşıdığı sıcaklık, kıvrımlar, yumuşaklık;her şey soyulmuştu üzerimden. Sistemin eline düşen herkes gibi, ben de insanlığımı kaybetmenin sancısını sessizce yaşıyordum.

Kapının arkasında metal bir şey sürtündü. Gözlerimi kırpmadan oraya baktım.Eskiden bu sesi duyunca kalbim küt küt atardı, şimdi sadece bekliyorum. Beklemek, işkencenin kendisinden daha ağır bir silahtı. Neyi beklediğini bile bilmeden bekliyordum üstüne üstlük.Belki ölümü. Belki daha beterini. Belki… Kimseyi.

Kapı açıldığında içeri giren adam, diğerlerinden daha sessizdi. Üniforması aynıydı, postalları aynıydı, ama yürüyüşünde bir şey vardı. Korku değil, alışkanlık değil. Kendi ölümüyle barışmış bir adamın yürüyüşüydü bu. Başımı çevirecek gücü bulamadım.Adam çömeldi, yüzüme yaklaştı. Nefesi, diğerlerinden daha az soğuktu.Ve o mahşerler…Ah o can alıp can veren mahşerler…

“Öldüğünü sanıyordum?”

Ağzımdan çıkan iki kelime ,cam kavanozda hapsolmuş ruhumunun izlerini günyüzüne sermişti.Oysa ben onları uzun zaman önce kaybettiğimi sanıyordum.

“Bende öyle.”

Tıpkı onun verebileceği gibi bir cevaptı bu.Onun…İki kelimelik soruma karşılık iki kelimelik cümlesi.Kana kan dişe diş…

Yaz gecesi esen rüzgarın getirdiği sebepsiz bir tebessüm belirdi dudaklarımda.Ama rüzgarım oydu bu gece.Elimi yavaşça ona doğru uzattığımda soğuk metalin şıngırtısı kendini hatırlatmaya yetmişti.Gözleri bileğimdeki ve kalbimdeki kelepçe arasında gidip geliyordu.Aşina olduğum o mahşerler benim maviliklerimle sönmüştü bir kez daha.Şevkat dolu mahşerleri benim soğuk maviliklerimi bastıramamıştı.Gamzeleri soldu ,şevkat dolu gözleri en son istediğim acınası hisleri yerine bıraktı.

“Geç kaldığım için özür dilerim.”

“Özürlük bir durum yok.”

İlk konuşmalarımıza yaptığım atıfı anlamış olmalıydı ki eyvallah der gibi başını salladı.Beni uçurumun kenarına sürükleyip rüzgar gibi esemezdi karşımdan.Buna hakkı yoktu.

“Bir yıl bu acılara dayanabilmen beni şaşırttı doğrusu .Şaşırmam hakaret olur gerçi,teyzenle aynı kana ,aynı inada sahipsiniz.”

Bir yıl mı? Bir ay değil bir yıl mı geçmişti üzerimden kara bulut misali.Teyzemi tanıyor muydu? Neye geç kalmıştı? Niye karşıma çıkmış niye geri dönmüştü?

“Aklında ki soruları şimdilik kendine sakla ufaklık.Seni buradan çıkartabilmemiz için son yirmi beş dakikamız kaldı.”

“Başaramayız,ikimizinde hızlandırılmış sonu olur bu.”

“Fısıltıların ta kendisi olduğumu unutmanız kalbimi kırdı küçük hanım.”

İlginç bir adamdı…Urgan boynumda asılıyken bile elini kalbine götürmüş espri yapıyordu kendince.Ölümden korkmadığını bu kadar belli etmese de olur.İlginç olan bir diğer şey 1.75 cm boyunda olan bana küçük hanım demesiydi .

“Önce seni şu zincirlerden kurtaralım.”

Yüzüme tutarak salladığı anahtar beni düşüncelerimden kopardı .Tek bir adımı aramızda ki boşluğu kapatmaya yetmişti.Bileğimden ayrılan metal parçalar özgürlük denen kelimeyi hatırlattı.Oysa özgürlük vardı bir zamanlar.

Elini uzatmış, konuşmadan bir şeyleri anlamamı ister gibi bakıyordu yüzüme.

“Ne?”

“İzin verirsen seni taşırım.İki yıldır bedenin hareketsiz ve besinsiz kaldı,kasların erimiştir.”

“Gerek yok.”

“İşte sana bu yüzden küçük hanım diyorum.Aynı inat Güzide Hanım diye hitap ettiğim asil kadında da vardı.Her hareketin onun bir kopyası gibi .”

Duyduklarım içimde ki öfkeyi yatıştırsa da boğazımda ki yaralar bu yangının sönmesine izin vermedi.Kimseye muhtaç olamam,olmayacaktımda zaten.Zeminden güç olarak ayaklarımın üzerinde durdum.Vücudum dengede kalmayı unutmamıştı en azından.Arından birinci adım , ikinci adım derken adımlarım kendiliğinden gelmişti hücrenin eşiğine kadar.

Ayakta durmaya çalışırken fark etmeden nefesimi tuttum. Göğsüm sıkıştı. İçimde bir şey… bozuldu. Sanki iç organlarım birbirine değmeye utanır olmuştu. Dizlerim titredi. Önce hafif, sonra kasılamaz hale gelecek kadar şiddetli. Ayaklarım, beni taşımayı reddetti.

Ve o an…

Sanki bacaklarımdan bütün kan çekildi.

Soğuk boşluk, damarlarımda dolaşan bir kış rüzgarı gibiydi. Görüntü silindi gözümün önünde; sesler yavaşladı, dünya bir perdeyle benden ayrıldı. Düşecektim. Her şeyden daha çok bunu biliyordum.

Ama düşmedim.

Sarsıldım. Sıcak bir gövdeye çarptım. Kolay değil, ölümün kıyısından dönüp bir bedene yaslanmak… Özellikle o beden Kağan Altay Alparslan’sa.

Kollarıma dolanan kuvvet sarmaşık gibi beni sarıp sarmaladı.Ama yüreğinde bir sığınak vardı bu kuvvetin.

“Sen…”

Kelimeler dilimden çıkarken bile şüpheliydi. Onun burada oluşu hâlâ gerçekle rüya arasında bir yerde duruyordu.

“Bırakma beni.”

Bu sözü neden söylediğimi bilmiyorum. Güçlü olmaya yeminliydim oysa. Ama belki de güçlü olmak, bazen birine tutunmayı bilmekti.

Fısıltı cevap vermedi. Sadece daha sıkı sardı beni. Ve yavaş yavaş, koridorlara doğru yürümeye başladı.

Ayaklarım havada sallandı.O yürürken, ben onun kollarında gecenin kalbine taşınıyordum. Her adımı yankılanıyordu; ama o, başını hiç eğmeden yürüyordu.

Kameraların önünden geçerken bile kafasını dimdik tuttu. Göz göze geldi hepsiyle.

“Sen… beni böyle mi kaçırıyorsun?” dedim fısıltıyla.

“Ulu orta mı yani?”

Gülümsedi. Ama gözleri hâlâ tehdit gibiydi.

“İsteseydim seni ölü gibi gösterip kaçırabilirdim,” dedi.

“Ama buna gerek yok.Yalandanda olsa ölmeni istemem. Sen bana emanet edildin.”

Gözlerini yüzümden ayırmadan ekledi:

“Ve unutma… ölseydin kafanı dik tutamazdın.”

Sözleri beynimde yankılanırken, içimde bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. Güven…

Ne zaman, nasıl oraya yerleştiğini bilemediğim ama birkaç dakikadır yüreğimde sessizce büyüyen o sıcak his.

Güvenmek…

Daha dün kendime bile güvenemezken. Şimdi, adını bile korkarak andığım bir adamın kollarındaydım. Ve garipti.

Garip olduğu kadar da huzurluydu.

“Sen…” dedim hafifçe.

“Bunu nasıl yaptın?”

Sesim fısıltılıydı. Belki de onu taklit ediyordum fark etmeden.

“Havalandırma sistemine içerideki adamım gaz karıştırdı.Mahkumlar hariç herkeskısa bir süreliğine güzellik uykusuna yattı.”

Fısıltı olmak bir lakap değildi onun için, o bunu sonuna kadar yaşıyor,yaşattırıyordu.Dünyanın en korunaklı binalarından birinden böyle ulu orta adam kaçırmak her yiğidin harcı değildi.Hele ki bunun kanlı mürekkeplerle ölüm fermanını yazdıracağını bile bile…

Koridorun sonuna geldiğimizde, demir kapı aralandı. Gecenin serinliği yüzümü okşadı. Ay, tam tepedeydi. Solgun ama kararlı.

“Geceyi özellikle seçtim,” dedi , gözlerini gökyüzüne dikerek.

“Karanlığın içinden çıkan biri, ışığa hemen alışamaz. Ama ay ışığı… seni kucaklar.”

O an nefesimi tuttum.

Çünkü gerçekten… kucaklanmış gibiydim.

Beni temkinlice yere indirdiğinde yeniden ayaklarım toprağa kavuştu.Islak çimler ayağımı gıdıkladı.Bir insan , basit bir ıslak toprak kokusuyla yeniden direlebiliyordu.Kullanmayı unuttuğum yüz kaslarım kendiliğinden kasıldı,gülümserken buldum kendimi.

Yeniden doğan bir bebek günahlarından aramazdı belki ama yeniden emeklemeyi öğrenebilirdi.

Bir yerlerde kuş öttü.

O an anladım…

Hayattayım.

Ve tam anlamıyla özgürüm.

Kollarımı açarak kendi etrafımda dans etmeye başladım.Aciz bedenim yeniden filizlenmiş bir ağacın gövdesi olup; yıldızlara doğru uzanıp ,çiçek açtı.

“Gerçek adın ne?”

İsmini söylemez sanıyordum ama beni yanıltı.Küller diyarında gerçek isminizi söylemek demek sırtınızı birbirinize yaslamak demektir.Beraber verilen mücadelelerde dininiz yanı başınızdaki kişi olur.

“Kağan Altay Alparslan.”

“Teyzem ve kendi adıma teşekkür ederim Kağan.”

Mahşerlerinin içinden adını koyamayacağım yabancı bir duygu geçti bir anlığına.

Belki ilk defa birisine adını söylediği için.Belki de aldığı onlarca cana karşılık bana can verdiği için.

“Teşekkür edilecek bir durum yok.İlk tanışmamızda seni kurtarabilseydim tüm bu izler bedeninde olmazdı.Aksine ben senden özür dilerim … Kolay değil biliyorum ama bundan sonra olucaklar da kolay değil bunu da bilmeni istiyorum ufaklık.”

Yeni aynı zehirli sözcüklerini dökmüştü eteğimin uçlarına.Ne kadar çitilersem çitileyim bu zehirli mürekkep izleri çıkmıyordu.

“Adımı bildiğine eminim.Bana adımla hitap et ufaklık!”

Sözlerime yüzünü buruşturarak üzerime doğru yürüdü.O yürüdükçe bende ona bir adım daha yaklaştım.Eğilip beni birden kucakladığında dudaklarımdan amansız bir çığlık firar etti.

“Sen bana ufaklık demesen iyi olur, ufaklık.Çok yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilir.”

Duyduklarımla gözlerim çakmak çakmak açılmıştı.Ne diyordu bu küstah herif?

“Biliyordum en başından beri sapık olduğunu! Yere indir beni!”

Kollarında debelenmem boşunaydı,sesinizi soğuran evrenin boşluğu gibi.

“Dur artık.Teyzenin anlattığı kadar varmışsın.”

“Küstah Alaska dağ ayısı! Islak kalasla dövülesice herif! Beyni moron balığı cıvıklığında olan zamazingo!”

“Teyzen yumruk atmayı iyi öğretmiş,maşallah ama küfür konusunda beraber çalışmamız lazım.”

“Beni taşımayı bırak.”

Bir milim bile gevşemedi kararı.

“Dedim ki indir beni!”

Duymazdan geliyordu beni küstah herif!

“Seni yayık ayranı gibi çalkalaya çalkalaya bir sikerim şimdi…”

Ne demiştim ben ona? Yayık ayranı mı demiştim…Demek ki hayal gücüm o kadar da kötüleşmemişti.Kağan beyciğim ,yazık duyduğuyla tek kaşını kaldırmış bön bön suratıma bakıyordu aheste aheste.

“Seninle gerçekten bir küfür eğitimi planlamamız gerekecek. Ama şu yayık ayranı benzetmesi… Takdire şayan,” dedi, göz kırparak.

Orman hattına vardığımızda Kağan birden durdu.Bir yaprak bile kıpırdamıyordu. Ormanın tepesindeki gökyüzünde ay değil, puslu bir parıltı süzülüyordu gri bulutların ardından.Kağan yere eğildi, beni hâlâ kucağında tutuyordu. Sonra bakışlarımız kesişti. Benim çatlamış, kurumuş dudaklarıma; onun soğukkanlı ama dikkatli gözlerine…

“Üşüyorsun,” dedi.

“Hayır, üşümüyorum.” dedim, ama çenem titredi. Lanet olsun, yakalanmıştım.

Hiç cevap vermedi. Yavaşça çömelip beni toprağa dikkatlice bıraktı. Bir çakıl taşı bile hissettirmemek istercesine narin davrandı. Ardından sırtındaki siyah montu çıkardı, kalın ve yıpranmış bir asker ceketi… Sessizce omuzlarıma sardı. Ama asıl dokunuş… ah, o dokunuş…

Sol kolumu dikkatlice kaldırdı, parmakları bileğimdeki yara izinden nazikçe geçti. Bir sıcaklık yayıldı içime; tenim değil, ciğerlerim bile ısındı. Kaşla göz arasında boynuma eğildi, oradaki kabuk tutmuş yaraya da baktı. Parmak uçları öyle bir değdi ki… kaç zamandır böyle insanca bir temasa aç kalmış olduğumu o an fark ettim.

Sustum. Onunla tartışmak istemiyordum bu defa. İçimde bir kıpırtı vardı, bu garip güven duygusunun oluşturduğu bir… huzursuzluk. Duygularım gürültü yapıyordu ama dışarıdan bakınca sadece nefes alıyordum. Kağan montun fermuarını çekerken başımı yere eğdim, içimdeki fırtınayı ondan saklamaya çalışarak.

“Hadi,” dedi. “Gitmemiz gerek.”

“Ormanda termal kamera var mı?”

“Gazın etki en fazla dokuz dakikaya biter. O yüzden hızlı olmamız lazım.”

Kestirme cevap vermesine bakılırsa düşüncemde haklıydım.Özgürlüğe kavuşmak bu kadar kolay olmamalıydı.Ya bu en büyük işkenceyse? Size özgürlüğü tattırıp yeniden onu elinizden alırlarsa?

Bölüm sonu

9 yorum