İçeriğe geç

Küllerin Fısıltısı

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Küllerin Fısıltısı

Bölüm 3

3.Bölüm

Çığlık sesleri gelmiyordu artık.

Ne zaman başladığını, ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Zaman karanlıkta daha da çözülüyor. Duyduğum silah sesinden sonra bu zifiri karanlık ,taştan iki duvar arasına tutsak bırakılmıştım.Elimi kaldırıp kalbimi yokladığımda parmak uçlarım yalnızca boşluğu hissediyordu. Nefes aldığımda ciğerlerim , içine giren çürük et kokusuyla öksürüyordu. Ama burada ben dışında kimse yoktu.En azından şuan yoktu.Sadece tırnaklarımı yırtarak kazıdığım duvar, yere düşen saç tellerim ve her geçen gün daha yabancı gelen kalp atışlarım vardı.

Saatler ellerimin arasına aldığım kafamla bitmek bilmiyordu.Buradaki ölüm sessizliğini azrail kulağıma her üflediğinde bölmek istiyordum.Kafamı duvara vurarak tutuğum ritimler azraile olan direnişimi temsil ediyordu.

Ben hâlâ bendim ama o beden benim miydi, ondan emin değildim artık.

Gözlerimi ne kadar sıksam da, karanlık kapanmıyordu. Sonra bir gün—ya da bir gece—ya da belki bir hafta sonra—tıslayan bir yılan gibi kapı açıldı. Dışarıdan gelen ışık gözlerimi bıçak gibi yardı. Ellerimi gözlerime kapattım ama çok geçti. Aylarca güneşsiz kalan bir ruhun günahı gibiydi o ışık. İki gölge içeri girdi. Gardiyanlar…Ama ses etmedim. Artık konuşmak, direnmek, bağırmak gibi şeyler lüks geliyordu. Sadece nefes alıyordum. Bazen onu da istemiyordum.

“Dizlerinin üstüne çök.”dedi biri. Tonlamasında emir değil, alışkanlık vardı.

İtaat etmedim. Bedenim zaten çoktan dizlerimin üzerine çökmüştü. Yüzümde bir çuvalın sertliği gezindi. Ardından iki kolumdan tutuldum. Sürüklenmeye başladım. Dizlerim taş zemine sürtünürken canım acıdı ama kimseye bunu söylemedim. Çünkü acı, burada anlatılmazdı.

Acı burada yaşanırdı.

Yalnızca bedenim değil, aklım da sürünüyordu. Kapı eşikleri, geçilen koridorlar, arkamda kalan sessizlik… Hepsi kulaklarımda yankılanan sessiz bir ilahi gibiydi. Ya sonum geliyordu, ya da yeni bir başlangıcın sır kapıları aralanmaya başlıyordu.

Durdular.

Çuval başımdan alındığında gözlerim, bu sefer bembeyaz duvarlarla karşılaştı. Her yer öylesine temiz, öylesine sterildi ki, burada insanın varlığı bir kaza gibi duruyordu. Bu odada hiçbir şeyin yeri yoktu. Benim bile.

Karşımdaki metal sandalyeye oturtulurken ellerim arkadan kelepçelendi. Direndiğimi sandım ama bedenim zaten boyun eğmişti. Parmaklarım kımıldamıyordu bile.

O an bir kapı daha açıldı. Biri içeri girdi.

Sivri uçlu ayakkabıları yere ritmik tıkırtılarla vuruyordu. Sakin. Acele etmeyen. Sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi.

“Günaydın, küçük hanım,” dedi. Sesi tiz değildi, tok da değildi. Ama içine sızıyordu.

Başımı kaldırmadım. O “küçük hanım” kelimesi tiksindirdi beni. Kimdi bu adam? Neden böyle ukala konuşuyordu?

“Beni tanımadın mı?” dedi aynı ses. “Hayal kırıklığına uğradım.”

Sessiz kaldım. Beni tuzağa çekmek istediğini biliyordum. Bu bir oyundu. Kurallarını o koymuştu. Ama bu beden hâlâ benimdi ve ben hâlâ konuşmamayı seçebilirdim.

Odamdaki tavan deliğini düşündüm. O adamın arkasında bıraktığı çığlıklarımı, ardından gelen sessizliği… Soracaklardı. Sırf bu yüzden buradaydım.

Adam masaya yaklaştı. Masanın üzerinde ne zaman belirdiğini fark etmediğim iki ince iğne, kırık cam parçaları ve bir küçük cam bardak vardı,içinde şeffaf bir sıvı olan.

Su…

Boğazım bir anda kasıldı. Gırtlağımın kuruluğu ciğerlerime kazık gibi saplandı.

“Üst kattaki mahkûm,” dedi adam, sanki havadan bir konu açar gibi. “Ne konuştu seninle?”

Cevap vermedim. Sadece gözlerim bir anlığına su bardağına takıldı. Adam bunu fark etti.

“Önce su iç,” dedi. Bardağı bana uzattı. Bir adım attım, bileğimden geri çekildim. Zincirlenmiştim. Adam güldü.

“Sana su içmenin bedelini söylemedim mi? Yalnızca sorularıma cevap verirsen içebilirsin.”

Dilimi ısırdım. Tüm vücudumun içinden geçen o su içme arzusunu beynimden sökmeye çalıştım.

“Ölülerin önce boğazı kurur,” dedi. “Sonra da dili gevşer. Sen hangisisin?”

Sustuğumu gördüğünde yüzünü yaklaştırdı. Kokusunu duydum. Temizlik ürünü gibi,gerçek değil…Kimyasal bir koku.Bir insanın sahip olamayacağı kadar bastırılmış acının kokusu.

Sonra ilk darbeyi hissettim.

Boynuma inen yumruk, kafamı yana savurdu. Kulaklarım çınladı. Ağzımın içi sıcak bir sıvıyla doldu. Dişlerimin arasında kendi kanım vardı. Sırtıma inen bir başka tekme, soluğumu kesti.

“Konuş,” dedi. “Konuşursan ölmezsin.”

Kendi kanımın tadını yuttum. Midem bulanmadı. Sadece titriyordum. Sarsılmak gibi değil. Damarlarımın içinde titreyen bir şeydi bu. Belki korku. Belki de öfke.

Bilmiyorum.

İkinci yumrukla ağzımın kenarı yırtıldı. Burnumdan aşağıya ince bir damla süzüldü. O kadar yavaş aktı ki, sanki zaman da acımı izliyordu.Kum saatinin akışı gibi ince ,zarif bir yol çizdi bembeyaz tenimde.

“O piç kurusu adamla iletişim kurduysan, zaten ölmüşsündür. Ama kurmadıysan… belki bir şansın olur.”

İçimdeki ses “Konuştun,” dedi bana. “Hatırlasana. Gece… O tavanın üstündeki ses. Duvarın içinden gelen fısıltılar. Sessizce bir şeylerin tohumunu ekti sana.”

Ama hayır.

Ben konuşmadım.Kimseyle iletişim kurmadım. Hele ki bir adamla…Bu onların tuzağıydı. Kirli akıl oyunlarının iplerinden birisi. Beynimdeki kıvrımları paramparça etmek için…

“Bir hafta boyunca hastalıklı bedenini diğer hastalardan ayırdık.İyileşmek için geç değil,değil mi?” dedi adam. Sesi bir öğretmeninki gibi sakin ama tehditkar. “Deliler bazen kendi seslerini başka biri sanır.”

İşte o an gözlerim su bardağına kaydı. Tam o an adamla gözlerimiz gene kesişti.

Suyu eline aldı. Yavaşça yanıma geldi. Bardağı dudaklarıma yaklaştırdı ama içirmedi.

“Cevabını merak ediyorum,” dedi. “Üst kattaki adamın adı neydi?”

Benim suskunluğumla birlikte bardağı geri çekti. Ve birden soğuk suyu başımdan aşağı boşalttı. Saniyeler içinde gömleğim, saçlarım, her yanım suyla sırılsıklam oldu. O an bir damla bile içmemiş olmamın verdiği hayal kırıklığıyla gamzelerim ortaya çıktı.Ben düşünmeden hareket eden ,hayvansal arzuları olan bir kadınım.Kadın olmak korkusuz olmayı öğretirdi.Ateşin etrafında çember oluşturur,üzerinden atlarsınız canınız yanana kadar ama ağlamazsınız.Ağlarsanız o çemberin içinde kül olana kadar yakarlar sizi.

Birden nereden geldiğini bilmediğim bir güçle tepemdeki adamın kafasına kafamı geçirdim.Duyduğum hoş olmayan ses sanırım burnunun kırıldığını gösteriyordu.Daha da güldüm.Ne komikti…Güya ben işkence görmüştüm…Karşımda duran adamın benden aşağı kalır yanı yoktu.İlkokuldaki anasının kuzusu titiz erkeğin üzerine çamur dökülmüş gibi trajikomik görünüyordu.

“Bu iş burada bitmedi sürtük!” Vücuduma aldığım sert tekmeler yere düşmeme yetmişti.Bedenim verem hastası bir insan gibi kırılgandı artık.Başımdan akan kan soğumuştu. Boynumdan göğsüme kadar donmuş,tuval çizmişti kendine.Her nefes alışımda kendi kanıma susuyordum.

“Sistem afettmez,hükmüm verilmiş.”dedim içimden gülerek. “Beni de öldürecekler.”

Ama belki de bu, konuşmamak için daha güçlü bir sebepti.

Çünkü bu sistem iftiralarla, sahte itiraflarla yetinmezdi. Bu sistem, insanın içini deşer,kalbini sökerdi.

Hiçbir şey.

Daha fazla hiçbir şey koparamazlar benden.

Bölüm sonu

4 yorum