Saat 04.58
Duvarda yankılanan acı feryatları bastırmak isteyen daha acı bir rüzgar.Kavak yellerinin arasında ,salkım söğütün gölgesinde toprağa tutunan bir leylak…
“Gün gelir rüzgâr
Fırtına olur
Dertleri gönül
Kendisi arar da bulur
Her gülüş cevap
Her cevap günah
Olmuyor ne yapsan
İçinde kopar bir isyan
Tanrı unutmuş olsa da
Vur, durma, vur yüreğim, vur
Olan olmuş, ne olur?
Hayata bir daha vur”
Gecenin bir yarısı tavandaki delikten içeri süzülen melankolik mırıltılar ve koridorlarda yankılanan çığlıklarla gözümü açmıştım.Ellerinde olsa beş duyumuzuda bizden koparıcaklardı şüphesiz.Bir beden daha ne kadar soğuğu tatmalı ki içinde taşıdığı canda donsun?
Son konuşmamızın üzerinden saatler geçmesine rağmen bir daha benimle hiçbir şekilde muhatap olmayan bu zır deli gecenin bir vakti uykumdan uyandırmayı daha eğlenceli bulmuştu.Küstah!
“Kafa derler buna be paşam.Annen sana komşuları rahatsız etmemeyi de mi öğretmedi?”
Dalga geçer gibi çıkan ses tonuma karşılık yine susmuştu.Ama bu sefer çok kısa sürmüştü sessizliği.Karanlığın içinde kaybolmuş bu odalarda aramızdaki delikten içeri bir ışık süzülüyor da sanki gözlerini görüyordum.Mahşerleri yine bana meydan okuyordu emindim.
“Annem yoktu benim.”
Soruma karşılık kısa bir cevap daha.Ama bu sefer empatimi uyandıran bir cevap…Bu adam terzinin bir kefesiydi diğer kefesi ise bendim.Biz birlikte yol alan iki bisiklet terliği gibiydik .Birimiz ne kadar adım atarsa öbürümüz ona o kadar karşılık veriyordu,iyi veya kötü.
“Düşünemedim.Özür dilerim.”
“Özürlük bir durum yok.”
Bana en kısa cümleleri sarf etmesine rağmen aylar sonra duyduğum en uzun cümleleri kurmuştu.Burada geçirdiğim günlerce hiçbir duyguyu hissedemeyen ben aynanda birden fazla duyguyu yaşamıştım bu adam sayesinde.Haklıydı konuşmaya en çok da benim ihtiyacım vardı.
“Çayır çimen geze geze of
Çayır çimen geze geze of
Oldum ben bir geveze
Darılma hanım teyze
Of nenem of”
Gülseyerek nefes mi vermişti ona ayak uydurmama? Yanlış duymamıştım gerçekten de gülüyordu.
“Bana deli diyorsun ama benden aşağı kalır bir yanınız yok hanımefendi.”
“Vardır öyle huylarım.”
Burda geçirdiğim her bir günü biyolojik saatim şaşsada sayabildiğim kadar saymıştım en başlarda.Odamın ışık kaynağı sadece soğuk tonlu bir lambaydı sürekli titreyen.Güneşin sıcaklığını hissetmeyeli nasıl bir şey olduğunu da unutmuştum.2036 yılında olduğumuzu farz ediyorum.Küller Diyarı’nda asla mevki ,yaş, konum fark etmez sistemin çarklarına takılanlar ıslah yurtlarına kapatılır.Islah adı altında yakıp kül ederler her bir benliğimizi.Hücreler yaşlı,çocuk,asker,öğretmen doludur yine de fark etmez, acımaz sistem hiçbirimize.Kurallar basittir: Kimseyle konuşamazsın,Dışarıyla iletişim yasaktır.Buraya girerken aklında olanlar bu kapıdan dışarıya adım attığın an aklında bir daha yer edinemez.Yer edinirse sonucu ölümdür! Sistemin elleri olan cellatlar tarafından acımasızca infaz edilirsin bir gece ansızın.
“Kod adınızı bahşeder misiniz küçük hanım?”
Gene küçük hanım demesine göz devirsemde alışmıştım artık bu hitaba.Hatta hoşuma bile gitmeye başlamıştı.
“Yasak bunu biliyorsun.”
“Şuan konuşmamızda yasak ona bakılırsa ama konuşuyorsun.”
Haklıydı.Kısa ve net,haklıydı.
“Hem bu şerefi bana bahşedersen sana küçük hanım demekten de kurtarırsın beni.”
Avına sinsice göz kırpan bu kurda bak sen hele.O da benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor ,hemde zevk alarak.
“Karayel demeni tercih ederim.”
“Memnun oldum Karayel,bende Fısıltı demeni tercih ederim.”
Duymayı hiç beklemediğim bu kod adıyla bozguna uğramıştım.Bu kod adı sadece cellatlara veriliyordu.Hem bu çatı altında hem de her bir yanan çatının altında.Blöf yapıyor olabilirdi ama sistem buna müsade etmeyecek kadar kuralcıydı.Cezası belliydi,ölüm… Gerçekten aklını kaçırmış bir deli olabilir miydi?
Alabolara olan tekneden sonra mavi sulardaki sessizlik girmişti aramıza.Nefes seslerimizi bile duyamıyorduk.Ama onun kahkası bu sessizliği bölmüştü.
“Amacım seni korkutmak değildi ufaklık.”
Sonlara doğru dudaklarından nefesi acıyla can çekişir gibi çıkmıştı.Her birimiz gibi işkence mi görmüştü ? Ama o bir cellattı, onun burada ne işi vardı? Sisteme karşı mı gelmişti yoksa görevde miydi? Görevi ben miydim? Görevi bensem niye acı çeken oydu?
Dakikalardır göz ardı ettiğim duvarlardaki rutubetin ağır kokusuna eşlik eden alışık olduğum damlama sesi yoğunlamıştı.Ayaklarımın ucuna damlayıp ,birikinti oluşturmuş ,her bir damlamasında şıp şıp diye sinir bozucu bir uyum oluşturmuştu zamanla .Yapış yapış olan o bulaşıcı metalik koku üzerime sigara dumanı gibi sinmişti.
“Sen…Sen iyi misin?”
“Buradan çıkmak istiyorsan her bir baskıya boyun eğmek zorundasın.Pes etme gibi bir lüksün yok.ÖhöğğÖhöğğğ- Kendine … Kendine iyi bak Karayel.”
Bir uğultu,kalbimi ve zihnimi kaplıyan kocaman bir uğultu.Hayatın kuklasının iplerini koparan tek bir mermi sessiz hıçkırıklarda boğulan nefeslerin arasında kayboldu.Geceyi ,sokak lambasının ışığı aydınlatmaya yetmedi.


