1897
Tavandaki sarkıttan tam 1897 kez su damladı içinde yattığım çadırın üstüne ama biz hala bu rutubet kokulu mağaradan bir adım bile ileri gidemedik.
“Uyudun mu?”
“Sadece gözlerini kapat ve hiçbir şey düşünmemeye çalış.”
“Hâlâ bir planın olduğuna emin misin? Bana daha çok kapana kısıldık gibi geliyor da.”
“Dediğimi yap, gözlerini kapat.”
Dediği gibi gözlerimi kapattım ve uykunun bana gelmesine odaklandım.Odaklanmam arttıkça kafamı yasladığım zeminden sert darbe sesleri tırmaladı kulağımı.
“Neler oluyor?”
“Biz plana değil plan bize geliyor.”
Bu ne demekti? Gardiyanlar ve cellatlar yerimizi mi bulmuştu? Buraya kadar mıydı? Buraya kadarsa niye bu kadar sakindi bu adam?
Çadırımın fermuarını aralayıp dışarı çıktım.Tam hesap sormak için onun çadırına girecektim ki kolumdan tutup beni kendisine çevirdi.Yine oyun oynamış ,hamlelerimi okumuş ve beni kendi tuzağına çekmişti.
“İzinsiz hiç , bir erkeğin çadırına girilir mi çalı kuşu ?”
Haklıydı.Aklıma yer edinen düşüncelerle yanaklarım al al olmuştu,hemde onun gözünün önünde…Neyse ki ateş birbirimizin yüzünü göremeyeceğimiz kadar sönüktü bu gece.
Büyük bir gürültüyle duvardan düşen taşlar boşluğun içinde yankılandı ve bakışlarımız o yöne kaydı.Her şey anlık gelişti biz daha tepki bile veremeden.Duvarda bir insanın geçebileceği kocaman bir delik ve bu delikte beliren altı adet siyah silüet belirdi.Ellerinde kazma ve küreklerle ortama ayak uydurmaya çalışıyorlardı bu siyah silüetler.
Ekin Karahan
Gökhan Karahan
Boğaç Karahan
Açelya Karahan
Umut Karahan
Ezgi Karahan
Tüm ekip ; tüm manevi kardeşlerim bir arada Kağan ile aramızdaki temasla gözlerimiz arasında gidip geliyorlardı şaşkın bir şekilde.Çünkü biliyorlardı ki Arzu Karayel kimsenin ona dokunmasından haz etmezdi.
“Kaş göz gerisi söz.Özlettin kendini be kızım.” Konuşan Gökhan’dı.Aramızda küçüklüğünden beri gülmeyi ve güldürmeyi seven tek gevşek oydu.Ağzı torba değil ki büzesiniz.
“Bende seni çok seviyorum Gökhan.” Diyerek karşılık vermem ortamdaki herkesin anlık da olsa kıkırdamasını sağladı , Ezgi’nin bile.Ezgi aramıza katıldığında yaşça en büyük olanımız oydu.Haliyle geçmişini geride bırakmakta en çok zorlanan da oydu.Pek konuştuğu ve güldüğü görülmezdi.Daha çok şifalı bitkilere olan merakıyla yaralarımızı iyileştirirken bir abla olmuştu düştüğümüzde ilk koşucağımız.
“Misafirlerinize bu gece ne hazırladınız hanımlar ?” Ellerini ovuşturarak konuşan Ekin Karahan’dı.Hiçbirimiz aramıza katılmadan önce ne yaşadığını bilmiyorduk.Tek bildiğimiz yaşadıklarını deliliğinin halısının altına süpürdüğüydü.Ben ve o delilik konusunda sürekli yarışırdık.Delilikte o , inatta ben birinci olurdum her defasında.
“Bol bol konserve mısırımız var.” Diyerek ciddi ciddi cevap verdi Kağan Ekin’ in sorusuna hitaben.Ciddeye alınmış olmak
Ekin ‘i bozguna uğratmış ve etrafındaki kardeşlerine far görmüş tavşan gibi bakmasını sağlamıştı “Utanın.” der gibi.
“Mısır, yanağını ısır.” Dedi Gökhan.
Küçükken Boğaç ile doktor olup, Gökhan ve Ekin ‘in beynini açıp gerçekten içinde beyin olup olmadığını kontrol etmek isterdik.
Boğaç Karahan…
Aramızdaki en zeki ve ağırbaşlı kişi oydu.Her zaman sessizce inzivaya çekilir,kafamıza çarpıcak ani dolulara karşı bizi uyarırdı içimizden bir göz olarak. Manipülatif kişiliğini de es geçmemek lazım.Nuh diyen ama peygamber demeyen bana bile sözlerini geçirebiliyordu ikiletmeden.Bir kere kafanıza girmesine izin verirseniz düşüncelerinizin dizginlerini eline aldığını da bilmelisiniz.
Sessizce elini uzatıp sıkmamı bekledi Boğaç.Bir yandan gözleri Kağan ‘da geziniyor.Onu tartmak istediğini açıkça belli ediyordu terazisinin kefesinde.Elimi uzatıp nazikçe el sıkışırken kulağıma eğilip fısıldadı : “Hayatta olmana sevindim güzelim.”
Evet, ilk ve tek dostum Poyraz’dı belki fakat benim canıma can olmuş altı tane kardeşim de vardı her zaman yanımda olucak.Daha önce de dediğim gibi bildiğim bir şey varsa o da zamanı gelene dek onu saklamam gerektiğiydi.
Ve geriye kaldı iki kişi… Onları birbirinden ayırarak anlatmak gönül mahkemesinde suç olur.Açelya Karahan; kendisi yaşadığımız dünyaya inat en süslü ,en napacağı belirsiz kişi.Onu tarif edemem çünkü davranışlarını birimiz bile tahmin edemeyiz ,Umut da dahil olmak üzere.Tek bildiğimiz görünüşüne ve bizlere fazla önem verdiği.Şuan bile tozun, çamurun arasında en temiz görünen oydu içlerinde.Büyük ihtimalle hiç biri huyunu bildiklerinden , onu bu işe dahil etmek istememişlerdi.
Kafasındaki kocaman fenerli sarı balet,diz kapağındaki sarı çizmeler ,ellerindeki turuncu eldiven ve elindeki kazmaya rağmen takım elbise giyen Umut da bunun çabasıydı.Umut ve Açelya kendimi bildim bileli sarmaş dolaşlardı.Başta annem onların birbirinin arkasını kolladığını sanıyordu çünkü hepimizi kardeş olarak görüyordu yaşadığımız evin içinde.Zamanla büyüdük ve aralarındakinin aslında tarif edilemez bir kara Sevda olduğunu anladık.Ancak hiçbir zaman aralarındaki bu sevdayı birbirlerine itiraf etmediler,edemediler.
Umut Karahan.
Ailenin en çevik üyesi.Kendisi sadece kedinin girebileceği diye adlandırılan her yere elini kolunu sallıya sallıya rahatça girip çıkabilir.Utanmasa hepimizi sırtına koyar , kilometrelerce yürüyebilir.Neyse ki Boğaç bunu yapmasına engel olmuştu akıp giden yıllarda.Gücü sadece kaslarıyla sınırlı değil.Psikolojisi de bedeni kadar güçlü.Ne zaman başımıza bir olay gelse soğukkanlılıkla yaklaşan o olurdu çocukken.
“Bir özledim bile yok mu bize çalı kuşu?” dedi Umut. Kağan ‘ın ve Umut’un kendi aralarında anlaşmış gibi bana çalı kuşu demelerine şaşırmıştım doğrusu.Bu lakap uzun ve yılların tozlu raflarının arasında ,unutulmaya yüz tütmüş anımıza dayanır.
Küçükken annemin onlara da ilgi göstermesini kıskanır.Her gün farklı bir yere saklanıp annemler beni merak edene kadar kitap okur,kitap okuduğum yerde uyuya kalırdım yorgunluktan.Sonra Umut beni sakladığım delikte bulur, bıkmadan usanmadan beni kollarında yatağıma taşırdı.
Bir gün sekizinci yaş günümde Umut bana bir kitap hediye etti hevesle. İsmi “ Çalı Kuşu” olan.Kitapta Feride isminde bir kız çocuğu vardı benim gibi öksüz, haylaz .Aynı zamanda Feride’nin Kamuran adında bir kuzeni de vardı teyzesinin oğlu olan.Küçükken Feride’nin annesi ölünce babası onu baldızının evine evlat verir.Teyzesi onu kendi evlatları olan Necmiye ve Kamuran’dan asla ayrı görmez.Aksine ölen kız kardeşinin acısıyla daha çok basar onu yüreğine.
Bu kitap beni çok etkilediğinden bana çalı kuşu derler bir zamandan sonra evin içinde.Ben ise bu kitapta gerçek sevginin nolduğunu öğrenir Kamuran’ımı arar olurum gökyüzünden düşen küllerin sardığı her bir toprağı karış karış gezerek.Küller Diyarı’nın en ücra köşelerine öğretmen olur gelirim , sayısı bir elin parmağını geçmeyen çocuklara kendi bildiğim doğruları öğretebilmek için.
Lakin sonunda sistemin çarklarına takılır, kendimi dört bir duvarın arasında bula gelirim üzerime yapışmış yüzerlece kişinin kanında boğulurken.Sistem kalbimde yer edinen kız çocuğundan korkar ve beni günah keçisi ilan edip katleder masum çocukları.Halbuki tek suçum içimdeki kız çocuğunun Kamuran adlı karaktere olan düşkünlüğüdür.