“Hayır.” Dedi. “Onu sen öldürdün ,az önce kendin itiraf ettin bunu.”
“Hayır…Ben sadece yaşamak istedim.”
“O da yaşamak isterdi, tabi yaşasaydı.”
Yıkılışımın ucuna gelmiştik belki de.Dayanamıyorum artık kafamda ki seslere ,çevremde batıp duran iğnelere ve tenimi yakan küllere dayanmıyorum…Etrafımda esip duran yanık kokusuna dayanamıyorum.
Dizlerim ben istemeden kendiliğinden çöktü yere.Kollarımla sarıp sarmaladım bedenimi,burada olsaydı bana sarılacak ama burada olamayanlar içinde sarıldım sıkıca kendime.
Bir şey temas etti sırtıma.Önce üzerime bırakılan kumaşın ağırlığına hissettim ardından güçlü kollar tarafından kollarım birbirinden ayrıldı ve beni göğsünün içine mahkum etti.
“Kolay değil.Ama sende kolay değilsin.” Çenem titrerken kafamı kaldırıp ona baktım.Gözlerinde nasıl göründüğümü görmek istedim.O ise kendimi görememem için gözlerini gölgelerle kararttı.
“Yıkıl Karayel.Sahte iskeletin bırak çöksün ve izin ver gerçek seni ayağa kaldıralım ,birlikte.Poyraz… Onun sadece 198. kişi olarak kalmasına izin veremezsin.Onun sadece bir sayı olmadığı kanıtlamak zorundasın.Çünkü o senden bunu isterdi.”
“Onu tanıyor musun?”
Sorduğum soruyla kasları sertleşti,kafamı yasladığım göğsünün her bir zerresine kalbi inatla vurmaya başladı .Kokusu…Çamurla ölüme bulanmasına rağmen sarp kayalıkların arasında yetişen mimoza çiçeği gibi kokuyordu.Sapsarı yapraklarıyla etrafına güneş olan bir mimoza çiçeği.
“Tıpkı sen gibi senin kolyende bana emanet edildi.” Daha fazlasını anlatması için şuan ona yalvarabilirdim ama o bunu kendi yapmayı seçti.Bilinmemizlik insanı en çaresiz bırakandı,o da biliyordu.
“Ben adaya ilk kez getirildiğimde altı yaşındaydım.O zamanlar annemin ölümüyle tıpkı Poyraz gibi lâl olmuştum içimdeki acıyla.”
Bir an gözünü kapatıp , anlatmaya devam etti.
“Ben konuşmadıkça onlar daha da sinirlendi.Sonra bir gün büyüdüm ve en çok göreve gönderilen cellatlardan biri haline geldim,içimdeki çocuğun canı daha fazla acımasın diye.”
“Sonra noldu küçük bey ?” Dedim ilk konuşmamızda onun bana sorduğu sorunun benzerini ona yönelterek.Gülümsedi, gamzelerine acılarını doldurarak.
“Sonra bir gün görevden dönerken yolda annesi ölmüş, annesinin ölüsüne sarılarak uyuyan küçücük bir beden buldum.Bu çocuk bana kendi çaresizliğimi hatırlattı.Kurallar gereği onu adaya ,gelecekteki katillerin yanına götürmem gerekirdi kara topraklarda ki her öksüz çocuk gibi.Ama ben bunu yapmadım.Onu alıp, adada gözümün önünde onu saklamayı seçtim.”
“Sen osun, duvarlara çizdiği elinden tuttuğu , hayran olduğu adamsın.”
Durup uzunca bir süre inzivaya çekildi bana saran kollarını biraz gevşeterek.
“Her şey çok güzel gidiyordu ta ki bir gün yaramaz bir küçük hanım gizlice adaya adımlarını atana dek.”
Bu bendim…O gün hayatımın dönüm noktasıydı nasıl unutabilirdim ki ? Bildiğim her şeyin yalan olduğunu, çocukluğumun tüm masumluğunu kaybetmeye karşılık ölümsüz bir dostluk kazandığım gün.
“ O gün mü öldürüldü ?”
“Hayır.”
Bu konuda daha fazla konuşmak istemediği belliydi çünkü onunda benim gibi acıları tazeydi.
“O gün gaddarlığıyla ünlü fısıltıların kraliçesi annenin aslında öyle biri olmadığını öğrendiğim gündü.”
“Benim için tam tersiydi.”
Biliyorum diyen ak sakallı bir dervişin kafasını sallamasıyla kafasını salladı.
“Fısıltıların çocukları olamaz Karayel.Buna izin verilmez ama sen vardın annenin hayatında.Annen senin hayatına karşılık sistemle bir anlaşma yapmış.Önüne çıkan her şeyi yok ettikten sonra zamanı gelince senin canına karşılık canını vericeği bir anlaşma.Ama annen kendisine biçilen ömürde senin ve benim gibiler için asla teslim olmak istememiş kadere karşı.Benim gibi bulduğu çocukları sistemden saklamış,onlara tutunacak birer dal olmuş.”
Bu söylediklerini ilk defa o gün öğrenmiş, bunlar sayesinde affedebilmiştim annemi.Annemin bir çocuğu yoktu belki ama hepimiz onun birer çocuğuyduk ve hiçbirimizi ayırt etmezdi.
“Şimdi gelelim şimdiki zamana sonuçta daha çok konuşucak zamanımız var sevgili Karayel.”
Anlatmaya devam etmesi için elimi öne doğru uzatıp mühürlenen dudaklarımı arladım: “Sahne senin sevgili fısıltı.”
“Bana verilen son görev seninle ve kardeşlerinle beraber bu çocukların elinden tutup onlara yol göstermektir sevgili meslektaşım.”
“Meslektaş mı? Ben bir cellat değilim ki elimi kana bulayayım.”
“Bu da sana sürpriz olucak zamanı gelince diyelim.”
Fazla küstah.Fazla sabırlı.Yeri gelince laflarıma denk konuşmayı kendine huy edindin iyice Kağan Altay Alparslan.