“Komutanım! Dumanlar!”
Hızla başımı çevirdim.
Civar köylerden birindeki okuldan kara dumanlar yükseliyordu.
Gökyüzü kurşunî bulutlarla kaplanmıştı. Yağmur her an bastırabilirdi — bu yangını söndürmek yerine rüzgarla birlikte büyütebilirdi.
“Askerler, toplanın!” dedim kararlı bir sesle.
“Onların güvenliği bizim sorumluluğumuzda. Ambulans ve itfaiye hemen gelemeyebilir!”
Timim hızla araca binerken, gözlerindeki endişeyi net görebiliyordum.
“Çaylak! Askeriyeyi ara, haber yolla!”
Çaylak hızla telsizine sarılırken gökyüzü kara bulutlarla doldu.
Yağmur bastırdı. Rüzgar ise gittikçe hızlanıyordu.
“Allah yardımcımız olsun,” dedim içimden.
Bir süre sonra aracımız durdu.
Kapıyı açar açmaz dışarı fırladım.
Yangın haberi teröristlerin kulağına gitmiş olabilirdi.
Bu kalabalıktan faydalanıp saldırı düzenlemeleri ihtimal dahilindeydi.
Herkesi bir araya toplayamazdım. Kontrolü kaybedersem çok kişi zarar görebilirdi.
“Alanı boşaltın! Dumandan etkilenenlerin yanında birden fazla kişi durmayacak!” diye bağırdım.
Kafalar bana çevrildi.
İnsanlar yavaşça okulun çevresinden açılıp yola doğru ilerledi.
Birkaç kişi hâlâ öksürüyordu.
Yerde yatan bir kız vardı. Başında toplanmış öğretmen olduklarını düşündüğüm iki kişi, onu uyandırmaya çalışıyordu.
Az ileride, bir bankın üzerinde, yanında birçok öğrenci olan bir kadın ise nefes almakta zorlanıyordu.
Deli gibi öksürüyordu.
Hemen oraya yöneldim.
“Onun daha kötü olmasını istemiyorsanız, açılmanız lazım!”
Sert tonumla öğrencileri geri çekildim.
Kadın ciğerine elini bastırarak öksürmeye devam etti.
“Rahmet! Oksijen maskesi—” diye bağırdım.
Ama kadın konuşmama izin vermedi.
“Ona tak…” dedi, eliyle yerdeki kızı işaret ederek.
Zor nefes alıyor ama bilinci hâlâ yerindeydi.
Böylesine karbondioksit soluyan birinin başının ağrıması normaldi.
O sırada siren sesini duydum.
“Öğrencinizi ambulans alacak. Maskeyi şimdi size takacağız!” dedim.
Kadın başını salladı, ama hâlâ öksürüyordu.
İlk gelen ekip, yerde yatan kıza koştu.
Öğretmen kadına oksijen maskesi takıldı ve onu çimlerin üzerine yatırdılar.
Muhtemelen ciğerlerini rahatlatmak içindi.
O an bir ambulans daha gelir diye umutlandım... ama sadece biri gelmişti.
Kızın annesi ve babası olay yerine ulaşınca, ambulans hiç durmadan hareket etti.
Öğretmen kadını almadan.
Ambulanstaki sağlıkçılarla ne kadar tartıştıysam da, prosedür böyleydi.
Öncelik öğrencideydi.
Kadın maskesini indirip konuşunca, kızın ailesi bile onu da götürmeleri gerektiğini savundu.
Ama hemşire buna izin vermedi.
Ambulans uzaklaşırken içimde bir şey ezildi.
Küfür ederek, yanmış okul binasına baktım.
Tam o sırada, yanımda beliriveren Rıfat — timimdeki en kıdemli asker — konuştu:
“Komutanım, yaralıların kimlik bilgilerini alıp hastaneye vermeliymişiz. Askeriyeden de istediler.”
Başımı salladım.
Gözüm yerde oturan kadına kaydı.
Kadın cebinden telefonunu çıkardı.
Kılıfını açtı.
İçinden kimliğini uzattı.
Kimliği elime aldım.
İsme ve fotoğrafa baktım… ve orada kaldım.
Zeynep.
O gece… o kan… o darbe…
Kurşunlar.
Kaybettiklerimiz.
Tek başına vurduğu o elebaşı.
Gözlerim büyüdü. Nefesim kesildi.
Arkamdan Rıfat’ın sesi geldi:
“Komutanım?”
Kimliği ona uzattım, boğazım düğüm düğümdü.
Rıfat, kimliği alıp okudu.
Sonra fotoğrafa baktı… ve gözleri irileşti.
Ağzından tek bir kelime döküldü:
“S*ktir...”