Yalının en karanlık köşesinde, toz zerrelerinin havada asılı kaldığı, zamanın unutulmuş bir hücresinde hapsolmuşlardı. Dışarıda, Karadağların kalesini kuşatan fırtına uğultuyla camları dövüyor, içerideki sessizlik ise metalik bir kan kokusuyla harmanlanıyordu. Defne, nefesini tutarak sırtını soğuk taş duvara yasladı. Kalp atışları, göğüs kafesini zorlayan birer gülle gibiydi. Karşısında, gölgelerin arasında bir heykel kadar hareketsiz duran Kaan Karadağ vardı. Kaan’ın gözleri, sadece avını bekleyen bir yırtıcınınkiler gibi değil, aynı zamanda o avın acısıyla beslenen bir sadistin gözleri gibi parlıyordu.
"Bir şey buldun mu?" diye fısıldadı Defne. Sesi, bu dar odanın akustiğinde bir camın kırılması gibi yankılandı.
Kaan, elindeki eski bir fotoğrafı yere fırlatarak Defne’ye doğru bir adım attı. Hareketleri o kadar kontrollü ve yırtıcıydı ki, Defne istemsizce geri çekildi ancak topukları eski bir sandığın kenarına takıldı. Kaan, aralarındaki mesafeyi bir saniyede kapattı; elini Defne’nin başının hemen yanındaki duvara sertçe yasladı. Defne, Kaan’ın üzerindeki pahalı takım elbisenin içinden yayılan soğuk tütün ve barut kokusunu içine çekti. Bu koku, tehlikenin ta kendisiydi.
"Aradığımız şey bir belge değil, Defne," dedi Kaan, sesi pürüzlü ve derindi. "Aradığımız şey, ailemin bu yalıyı hangi günahların üzerine inşa ettiğinin kanıtı."
Kaan, diğer elini yavaşça Defne’nin çenesine uzattı. Parmak uçları, Defne’nin cildinde yürüyen bir karınca kadar hafif ama bir bıçak kadar keskin bir baskıyla çenesini yukarı kaldırdı. Defne, Kaan’ın okyanus mavisi gözlerindeki karanlığın içine çekildiğini hissetti. O gözlerde merhamet yoktu; sadece hırs, intikam ve açıklayamadığı, bastırılmış bir açlık vardı.
"Neden titriyorsun?" diye sordu Kaan, sesi bir alay gibi çınladı. "Benden korkuyor musun, yoksa bu odadaki ölülerin huzursuzluğu mu seni bu kadar savunmasız kılıyor?"
"Senden korkmuyorum," dedi Defne, çenesindeki baskıya rağmen sesini dik tutmaya çalışarak. "Sadece bu odadaki yalanların ağırlığı altında eziliyorum. Karadağlar, sadece bir iş imparatorluğu değilmiş, Kaan. Burası bir mezarlık."
Kaan acı bir tebessümle başını hafifçe yana eğdi. "Ölüler, en iyi sır tutanlardır. Ama yaşayanlar..." Gözleri bir anlığına Defne’nin dudaklarına kaydı ve oradaki saniyeler, bir ömür kadar uzun sürdü. "Yaşayanlar, hayatta kalmak için birbirlerini yakmaya meyillidir. Sen benimle bu ateşe girdin, Defne. Küllerin arasından kimin sağ çıkacağını sanıyorsun?"
Tam o sırada, yalıyı sarsan devasa bir patlama sesi duyuldu. Binanın temelinden gelen o sarsıntı, toz bulutlarının tavandan aşağı süzülmesine neden oldu. Dış kapının zorlandığını, birilerinin kilitli mekanizmayı aşmak için patlayıcı kullanmaya başladığını anladılar. Karadağların düşmanları içerideydi.
Kaan hızla geri çekildi ve belindeki silahını çıkardı. Odanın loş ışığında, silahın çeliği tehditkâr bir şekilde parladı. "Beni iyi dinle," dedi Kaan, sesi artık tamamen ciddileşmişti. "Şimdi buradan çıkışımız yok. Kapı kırıldığında, onlar içeri doluşacak. Senin görevin, masanın altındaki o gizli bölmeyi açmak. İçindeki mavi dosyayı al ve ne olursa olsun, arkana bakmadan kaç."
"Seni bırakıp gidemem!" diye haykırdı Defne. İçindeki mantık, kaçması gerektiğini haykırırken, ruhu Kaan’ın yanında kalmak için yanıp tutuşuyordu. Bu bir Stockholm sendromu değildi; bu, iki kırık ruhun, aynı karanlıkta birbirlerini bulmasının getirdiği kaçınılmaz bir çekimdi.
Kaan, Defne’nin yakasına yapıştı ve onu kendine çekti. Aralarındaki mesafe sıfıra indiğinde, Defne onun sıcak nefesini dudaklarında hissetti. "Ben Karadağ’ım, Defne. Biz batarız ama asla diz çökmeyiz. Eğer burada ölürsem, o dosya senin tek kurtuluşun olacak. Beni anladın mı?"
Kapıdan gelen metalik gıcırtılar arttı. Dışarıdaki adamlar, kapıyı menteşelerinden ayırmak üzereydi. Kaan, silahını kapıya doğrulttu. Odanın içine sızan duman, ikilinin etrafını bir sis perdesi gibi sardı. Defne, titreyen elleriyle masanın altındaki gizli mandalı ararken, Kaan’ın sırtına yaslandı. İkisi de bu odada, ölümün kıyısında, sanki son danslarını yapıyormuş gibi duruyorlardı.
"Kaan," dedi Defne, sesi fısıltıdan halliceydi. "Eğer bir yolunu bulursak... eğer buradan çıkarsak, bu geceyi unutacak mısın?"
Kaan, kapıdan gelen şiddetli darbeye rağmen başını hafifçe Defne’ye doğru çevirdi. Gözlerinde, ilk defa o soğuk maskenin altındaki çatlaklar belirdi. "Bazı geceler vardır, Defne, asla unutulmaz. Bazı insanlar vardır, hafızaya bir mühür gibi basılır. Sen benim mühürüm oldun."
Kapı, büyük bir gürültüyle parçalandı. İçeriye dumanla birlikte, silahlı adamların siluetleri doluşmaya başladı. Kaan, gözlerini kırpmadan ilk ateşi açtı. Odanın içi barut dumanıyla dolarken, Defne son bir hamleyle masanın altındaki bölmeyi açtı. Mavi dosya avuçlarının arasındaydı.
Kaan, önüne çıkan ilk adamı yere sererken bağırdı: "Kaç, Defne! Şimdi!"
Ancak Defne hareket edemedi. Kapıdaki adamlardan biri, silahını Kaan’ın savunmasız kaldığı boşluğa, tam kalbine doğru çevirmişti. Zaman yavaşladı. Defne, Kaan’ı korumak için ileriye atıldı, ancak ayağı yerdeki gevşek bir tahtaya takıldı ve dengesini kaybetti. Tam düşerken, Kaan’ın eli havada bir pençe gibi onu yakaladı ve kendine çekti. İkisi de yere yuvarlandılar, mermiler başlarının üzerindeki ahşap rafları delip geçerken, birbirlerine kenetlenmiş halde odanın köşesine sıkıştılar.
Düşmanlar odaya doluştu. Kaan, Defne’yi vücuduyla siper ederek üzerine kapandı. Defne, Kaan’ın kalp atışlarını göğsünde hissetti; sanki bir saat tıkırtısı gibi, son saniyeleri sayıyordu. Odanın ortasında, her şeyin bittiğini sandıkları anda, Kaan’ın elindeki küçük bir aygıtın düğmesine bastığını gördü.
"Daha ölmedik," dedi Kaan, kulağına eğilerek. "Ama şimdi asıl oyun başlıyor."
Düğmeye basmasıyla birlikte, yerin altından gelen mekanik bir ses yalıyı inletti. Oda, sanki bir asansör gibi aşağı doğru kaymaya başladı. Ancak aşağısı, bekledikleri gibi bir kaçış tüneli değildi. Aşağısı, ailenin en karanlık sırrının, odaya kilitlenmiş bir başka canlı tanığın beklediği zindan katıydı.
Kapıdaki adamlar, yavaşça kayan zeminin ardından boşluğa bakarken, Kaan ve Defne aşağıya, ailenin en büyük günahıyla yüzleşecekleri karanlığa doğru düşüyorlardı.