İçeriğe geç

Küllerin Arasında

Bölüm 4 · 3 dk okuma

Küllerin Arasında

Bölüm 4

Bölüm 4

Rutubet, ciğerlerime işleyen keskin bir bıçak gibiydi. Zindanın ağır, küflü havasında sadece damlayan suların ritmik sesi değil, Kaan’ın düzensizleşen nefes alışverişleri yankılanıyordu. Karanlık burada sadece bir eksiklik değil, canlı bir organizmaydı; duvarlar üzerimize yıkılmak istercesine daralıyor, Karadağ ailesinin yıllardır üzerine toprak attığı günahları kusuyordu.

Kaan, sırtını soğuk taş duvara dayamış, elindeki çakmağın cılız alevini duvarda asılı duran gölgelere tutuyordu. Alevi, zifiri karanlığın içinde ürkek bir yıldız gibi titriyordu. Onun omuzlarındaki gerilimi, gömleğinin altında kabaran kasların her miliminde görebiliyordum. Bir avcıydı; tetikte, öfkeli ve en kötüsü, artık ne yapacağını kestiremediği bir çaresizlik içindeydi.

"Işığı kapatma," diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, ürkek bir fısıltı gibi ulaştı.

Kaan bana döndü. Gözleri, karanlığın içinde bile tehlikeli bir kehribar rengiyle parlıyordu. O gözlerdeki ifadeyi daha önce görmüştüm: Bir şeyi yok etmekle, ona sahip olmak arasında gidip gelen o vahşi boşluk. "Eğer ışığı kapatırsam, Defne," dedi, sesi çatallı ve derinden geliyordu, "ikimizi de yiyip bitiren bu karanlığın bir parçası olursun. Ve inan bana, benim dünyamda karanlık sadece görmeni engellemez; seni yavaşça çürütür."

"Zaten çürümedik mi?" diye sordum, ona doğru bir adım atarak. Ayaklarımın altındaki tozlu zemin, geçmişin kemiklerini eziyormuş gibi çıtırdıyordu. "Yukarıdaki o yalı, babanın o kusursuz görünen hayatı... Hepsi bir yalan. Biz buraya, o yalanın cesedini bulmaya geldik."

Kaan, çakmağı kapatıp onu cebine attı. Oda bir anlığına mutlak bir yokluğa gömüldü. Kalp atışlarım kulaklarımda bir davul gibi çarpıyordu. Sonra, onun hareketini hissettim. Sert, sıcak bir el ensemi kavradı ve beni kendine doğru çekti. Nefesi, dudaklarımın hemen üzerinde, sıcak bir esinti gibiydi. Karanlık, aramızdaki mesafeyi silip atmıştı. Artık sadece onun teninin kokusunu alabiliyordum; barut, pahalı tütün ve tarif edemediğim, tehlike kokan bir maskülenlik.

"Senin görevin buraya girmek değildi," diye mırıldandı. Parmakları ensedeki saçlarımın arasında gezindiğinde, bir elektrik akımı omurgamdan aşağı süzüldü. "Senin görevin, Karadağ ailesinin karanlığından uzakta, ışıkta kalmaktı."

"Artık çok geç," dedim, ellerimi onun deri ceketinin yakasına dolarken. "Işığı çoktan terk ettim."

Tam o anda, zindanın en köşesindeki paslı demir parmaklıkların arkasından, boğuk ve çatallı bir inleme duyuldu. İkimiz de donup kaldık. Kaan aniden benden uzaklaştı, elinde yeniden parlayan çakmakla köşeye yöneldi. Oraya, o insanlık dışı şartlarda tutulan 'canlı tanığa' doğru ilerlediğinde, ışık zayıf bir bedeni aydınlattı.

Kırık dökük, üzerindeki kıyafetleri yırtık pırtık, gözleri yılların karanlığından dolayı görmeyi unutmuş gibi boşluğa bakan bir adamdı bu. Karadağların yirmi yıl önce öldü bildiği, aile mirasının tek gerçek varisi.

"Kaan..." dedi adam, sesi bir hırıltıdan ibaretti. Kaan’ın adını duyduğunda yüzünde buruk, acı bir tebessüm belirdi. "Babanın gözlerindeki o aynı boşluk. Sen de onun gibi celladına aşık bir kurban mısın, yoksa yeni celladın kendisi mi?"

Kaan’ın eli havada asılı kaldı. Bir an için yüzündeki o sert, aşılmaz maske çatladı. Bir iç çatışma yaşıyordu; bu adamın söyledikleri, Kaan’ın tüm hayatını inşa ettiği temelleri yerle bir edebilirdi. "Kapat çeneni," diye kükredi Kaan. "Ne biliyorsun? Senin burada olman bile başlı başına bir yalan."

Adam güldü, bu gülüş zindanın taş duvarlarında bir çığlık gibi yankılandı. "Yalanlar, Karadağların ekmeğidir, çocuk. Şimdi, gerçeği öğrenmeye hazır mısın? Anneni o gece denizin dibine kimin ittiğini?"

Defne olarak, o an donup kaldım. Kaan’ın nefesinin kesildiğini duydum. Elindeki çakmak parmaklarının arasında titriyordu. Görev, onur, aile mirası... Her şey bir saniyede anlamını yitirdi. Kaan’ın bana bakışındaki o korumacı, sahiplenici ifade, yerini saf bir dehşete bıraktı. Çünkü biliyorduk; bu gerçek, sadece bizi birbirimize değil, bu mezara mühürleyecekti.

Kaan adama doğru bir adım daha attı, sesi buz gibiydi. "Konuş. Şimdi."

Ama o sırada, zindanın yukarıdaki girişinden metalik bir ses duyuldu. Zincirlerin gıcırtısı ve ardından ağır botların taş zemine vuran tok sesi. Biri geliyordu. Ve bu, bizi kurtarmaya gelen biri değildi. Dışarıdaki düşmanlar, kapıyı zorluyordu.

"Kaan," dedim, elimi onun koluna koyarak. "Bizi buldular."

Kaan, çakmağı kapatıp beni kendine çekti. Karanlığın içinde, bir sonraki hamlesini belirleyen o yırtıcı sessizliğe büründü. Biliyordu ki buradan çıkışın tek yolu, bu adamın ağzından çıkacak o zehirli kelimelerde saklıydı. Ama dışarıdaki insanlar için bu bir ölümdü.

"Bana güven," diye fısıldadı Kaan, dudakları kulağımın kıvrımına değerken. "Ne duyarsan duy, ellerimi bırakma. Çünkü buradan sağ çıkarsak, dünya artık hiçbirimizin tanıdığı o eski dünya olmayacak."

Tam o sırada, zindanın ağır demir kapısı büyük bir gürültüyle yerinden söküldü. İçeri sızan cılız ay ışığı, toz bulutlarının arasında dans ederken, karşımızda beliren uzun gölge, Karadağ ailesinin en korkulan isminin silüetiydi. Namlunun ucundaki soğuk metali, karanlığın içinde bile görebiliyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.