Yağmur, terk edilmiş deponun çatlak saç metalinde çınlayan metalik bir senfoni çalarken, içerideki hava barut, rutubet ve yarım kalmış itirafların ağır kokusuyla doluydu. Kaan, omzuna saplanan kurşunun verdiği zonklayan acıyı görmezden gelmeye çalışarak duvara yaslandı. Gözleri, tam karşısında titreyen ama bakışlarını bir saniye bile ondan ayırmayan Defne’deydi. Aralarındaki mesafe sadece birkaç adımdı ama bu mesafe, güvenin enkazıyla doluydu.
"Neden?" diye sordu Kaan. Sesi, bir buz kütlesinin çatlaması gibi soğuk ve keskin. "O dosyalar senin kasandan çıktı Defne. Benim en yakın adamlarımın ihanetini, beni ölüme sürükleyen o planı sen bizzat mühürledin."
Defne, üzerinde kan lekesi bulunan ince bluzunu düzeltti. Elleri titriyordu ama çenesini dik tuttu. "Sana her şeyi anlatamam demiştim. Bazı sırlar, hayatta kalabilmek için bir kalkan gibidir. Ama o dosyalar... Demir onları benden çalmadı, onları bana senin üzerinden şantaj yapmak için verdi. Seçme şansım yoktu, Kaan."
Kaan, alaycı bir gülüşle başını yana eğdi. Yaralı kolundan sızan kan, parmak uçlarına kadar inerek siyah gömleğini ağırlaştırıyordu. "Şantaj mı? Benim hayatımı Demir’in önüne sermeyi şantajla mı açıkladın? Sen sadece benim korumam altında değildin, Defne. Sen benim zayıf noktamdın. Ve sen o noktayı, kendi ellerinle o adama teslim ettin."
Kaan, bir avcı kadar yavaş ve sessiz adımlarla Defne’ye doğru yaklaştı. Defne bir adım geri gitmeye çalıştığında, sırtı soğuk beton duvara çarptı. Kaan, sağ eliyle Defne’nin başının yanındaki duvara sertçe vurdu, diğer elini ise genç kadının çenesine yerleştirerek onu yüzleşmeye zorladı. Tenleri birbirine değdiği an, odadaki gerilim farklı bir boyut kazandı; nefretin kıyısında, reddedilemez bir arzunun alevi parladı.
"Neden hala buradasın?" diye fısıldadı Kaan, yüzü Defne’ninkine o kadar yakındı ki nefesleri birbirine karışıyordu. "Seni öldürmem için bin tane sebep varken, neden hala gözlerimin içine bakıp o yalanları söylemeye devam ediyorsun?"
Defne’nin gözleri doldu ama ağlamadı. "Çünkü başka gidecek yerim yok. Çünkü senin yanın, cehennemin ortası bile olsa benim evim. Demir’in ne planladığını biliyorum Kaan. O seni sadece öldürmek istemiyor, o seni yok etmek istiyor. Ruhunu, ismini, sahip olduğun her şeyi küle çevirmek istiyor."
"Ve sen de ona yardım ettin," dedi Kaan, sesi artık tehlikeli bir fısıltıdan ibaretti. "Beni o tuzağa sen çektin."
"Seni tuzağa çekmedim!" diye bağırdı Defne, sesi depoda yankılandı. "Seni uyarmak için geldim ama sen... sen bana güvenmeyi çoktan bırakmıştın. Demir’in adamları binayı sardı. Şu an buradan tek bir şekilde çıkabilirsin. Ama bu, benim tüm geçmişimi, sırrımı ve onurumu feda etmemi gerektiriyor."
Kaan, Defne’nin çenesini daha sıkı tuttu. "Ne yapman gerekiyor?"
"Demir’e bir mesaj gitmeli," dedi Defne, nefes nefese. "Onun sadık köpeği olduğumu kanıtlamam lazım. Ve bu da... senin gerçekten öldüğüne inanmasını sağlamak için, senin hayatını kendi ellerimle bitirmiş gibi görünmem demek."
Kaan kahkaha attı, bu boğuk ve acı dolu bir sesin dışavurumuydu. "Yani beni vurmanı mı istiyorsun? Bir oyunun parçası olarak mı?"
"Seni vurmayacağım," dedi Defne. Gözlerinde, Kaan’ın daha önce hiç görmediği bir kararlılık vardı. "Sana bir çıkış yolu açacağım. Ama sen gittikten sonra, ben onun elinde kalacağım. Bu benim sonum olacak."
Kaan, Defne’nin gözlerindeki o karanlık fedakarlığı gördüğünde, bir an için zaman durdu. İçindeki o soğuk öfke, yerini açıklayamadığı bir tutkuya bıraktı. Kaan, elini Defne’nin saçlarına daldırdı, sertçe kendine çekti ve aralarındaki o son mesafeyi de kapattı. Dudakları dudaklarına sertçe çarptığında, bu bir öpücükten çok bir meydan okumaydı. Öfke, arzu ve çaresizliğin zehirli bir karışımı.
Defne, Kaan’ın gömleğine tutunarak onu kendine çekti. Kaan’ın yaralı kolundan gelen acı, aralarındaki çekimin yoğunluğu yanında önemsizleşti. Ancak bu an, dışarıdan gelen bir patlama sesiyle paramparça oldu. Deponun ağır demir kapısı, içerideki adamlar tarafından zorlanmaya başlanmıştı.
Kaan geri çekildi, gözleri bir anlığına normale döndü. "Demir geldi," dedi Kaan, silahını kontrol ederken. "Eğer buradan sağ çıkarsak, Defne... bu konuşma bitmeyecek."
"Eğer çıkabilirsek," diye yanıtladı Defne, eline yerden aldığı paslı bir bıçağı geçirirken.
Kapı, büyük bir gürültüyle menteşelerinden ayrıldı. Dışarıdaki şiddetli yağmur, deponun içine bir sis perdesi gibi doldu. Demir Karadağ, elinde gümüş başlı bastonuyla içeri girdi. Arkasında, Kaan’ın sadakatinden şüphe duymadığı ama şimdi ihanetle suçladığı adamları vardı. Demir’in yüzünde, zafere ulaşmış bir adamın o çirkin, kendine güvenen gülümsemesi asılıydı.
"Kaan," dedi Demir, sesi depoda yankılanarak. "Küllerin arasında oynamayı ne zaman bırakacaksın? Bak, evin zaten yanıyor."
Kaan, Defne’ye son bir bakış attı. Bu bakışta hem bir uyarı hem de bir veda vardı. "Oyun bitti, Demir," dedi Kaan, silahını Demir’e doğrulturken. "Sadece kimin ayakta kalacağını görmen lazım."
Tam o sırada Defne, Kaan’ın beklemediği bir şey yaptı. Kaan’ın önüne geçti ve elindeki bıçağı kendi boynuna dayadı. Demir’e bakarak, "Onu bırak!" diye bağırdı. "Eğer ona zarar verirsen, benden istediğin o gizli kodları asla öğrenemeyeceksin. Ölürsem, o sırlar benimle birlikte mezara gider!"
Demir duraksadı, şaşkınlıkla Defne’ye baktı. Kaan ise olduğu yerde donup kalmıştı. Defne, ona hayatını mı sunuyordu yoksa onu daha büyük bir ateşe mi atıyordu?
Dışarıdaki çatışma sesleri yükseldi, binanın etrafı sarılmıştı. Kaan, Defne’nin gözlerinde bir anlık bir kararma gördü; genç kadın, Demir’e doğru bir adım attı ve elindeki bıçağı bırakmadan, Kaan’ın kulağına kimsenin duyamayacağı kadar kısık bir sesle fısıldadı:
"Şimdi, sana söylediğim o imkansız seçimi yap, Kaan. Ya beni burada bırakıp kaç, ya da benimle birlikte bu ateşte yan."
Kaan, silahının tetiğine parmağını yerleştirdi, tam o anda deponun tavanından gelen bir patlamayla çatı çökmeye başladı. Her yer toz ve enkazla dolarken, Defne elindeki bıçağı havaya savurdu ve Kaan’ın elini yakaladı. Ancak Demir, çoktan silahını ateşlemişti. Bir çığlık, ardından derin bir sessizlik depoya çöktü.