Morgana’nın Ağzından
Bedenim yanıyordu. Ama bu acı değildi. Bu, gücün hatırlatmasıydı. Yıllarca mühürlü kalmıştım. Zamanın benim için nasıl aktığını bilmiyorum. Beni öldürmek istediler ama yapamadılar. Beni unuttular, ismimi tarihin tozlu sayfalarına gömdüler. Ama ben burada, hala yaşıyorum. Ve şimdi… geri döndüm. Kant’ın gözlerinin içine baktım. Bana meydan okuyan bu büyücü… Korkmuyordu. Bu, onu ya çok cesur ya da çok aptal yapıyordu. Bilmiyorum. Henüz karar vermedim. Ama bir şey kesin: Bu bağ gerçek. Bunu hissedebiliyorum. Ruhumun en derin noktasında, kalbimin attığı yerde, o da var.
Bu, sinir bozucu. Ben kimseye ait olmam. Kimseyle bağlanmam. Ama Kantla’la olan bu şey… sıradan bir büyü değil. Onu yok etmem gerek. Onu çözmem gerek. Kanta’a doğru bir adım attım. “O kadar cesur musun, büyücü?” dedim alayla. “Yoksa sadece ölümüne susamış bir aptal mı?” Kant gözlerini benden ayırmadı. “Cesaret ve aptallık arasındaki çizgi incedir,” dedi sakin bir şekilde. “Ben sadece seçim yaptım.” Kaşlarımı kaldırdım. “Ve bu seçim… beni uyandırmak mıydı?” Kant, bir an sessiz kaldı. Sonra başını hafifçe eğdi. “Evet.” İçimde bir şey kıpırdadı. Garipti. Öfkelenmedim. Onun yerine, hafifçe güldüm. “Farkında bile değilsin, değil mi?” dedim ona yaklaşarak. “Beni uyandırdın. Ama şimdi ikimiz de aynı zincire bağlıyız.” Kant gözlerini kısıp bana baktı. Elimi kaldırdım, avucumun ortasında karanlık bir alev belirdi. “O zaman büyücü,” dedim fısıltıyla, gözlerimi kısarak. “Hazır ol. Çünkü bu oyunda artık tek başına değilsin.”