Her şey yanıyordu. Alevler, Morgana’nın bedenini sarmalarken onun için sıradan bir dokunuş gibiydi. Ateş, onun kanında vardı. Onu yakamazdı. Onu incitemezdi. Ama dünya değişmişti. Gözlerini açtığında, yıllar önce bıraktığı yerin artık aynı olmadığını anlamıştı. Krallık yoktu. Akademi farklıydı. Ve en önemlisi, onun adı bile unutulmaya yüz tutmuştu. Morgana, avucunda yanıp sönen siyah alevlere baktı. İçinde tuhaf bir his vardı. Bir eksiklik. Bir yabancılık. Ve karşısında onu uyandıran kişi duruyordu. Kant. Siyah saçları gece kadar karanlıktı. Ela gözleri, gölgelerle doluydu. Ama gözlerinden korku okunmuyordu. Morgana bunu garip buldu. Ona korkusuzca bakan birini uzun zamandır görmemişti. “Ne kadar zaman geçti?” diye sormuştu. Ve aldığı cevap onu hiç memnun etmemişti.
Ama şimdi, daha önemli bir şey vardı. Bu bağ. Onunla bağlanmıştı. İlk başta bunu hissetmemişti. Ama şimdi, büyünün izlerini fark ediyordu. Göğsünün derinliklerinde bir ip gibi gerilmiş, Kant’ın varlığına dokunan bir şey vardı. Ruhunun bir parçası, istemeden de olsa, bu büyücüye bağlanmıştı. Bunu kimse yapamazdı. Kimse onu kontrol edemezdi. Ama Kant… bir şekilde onu kendi kaderine mühürlemişti. Bu, Morganayı öfkelendirmedi. Tam aksine… hoşuna gitti. Kant, ona meydan okuyan o sakin sesiyle, “Öyleyse göster. Gücünü kanıtla.” dediğinde… Morgana, gülümsedi. “Sen istedin, büyücü,” dedi fısıltıyla. Ve sonra, parmaklarını hafifçe kıpırdattı.
Alevler etraflarında bir girdap gibi yükseldi. Siyah ateş, karanlık geceyle birleşti. Hava titredi, toprak çatladı. Ve Morgana, tekrar doğduğunu hissetti. Küllerinden. Tüm dünyayı saran karanlığın ortasında, ateşin kraliçesi yeniden