İçeriğe geç

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 42 · 4 dk okuma

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 42

Karşı Parça

Ada Tanyel’in gösterdiği notta Kael Varen’in adını bir kez daha okuyunca, Arven evinin girişindeki dar eşik bana olduğundan daha da dar geldi. Yanımda duran Kael kâğıda uzanmadı. Ekin Sorel de çizimini göğsüne yakın tutuyordu; Ada’nın son sözü, dördümüzün arasına henüz kimsenin geçmeye cesaret edemediği bir çizgi çekmişti.

“Ertesi gün neyi teslim alacak?” diye sordum.

“Karşılaştırma kaydını.” Ada parmağını notun üst satırına koydu. “Ret nüshasını değil. Ama teslim sırasında başka bir hanenin doldurulması istenmiş. Onu anlamadan bu adı kabul edilmiş bir muhatap gibi okuyamam.”

Kael’in sesi alçaktı. “Ben böyle bir teslim istemedim.”

“Bunu yazılı söylemen gerekecek,” dedi Ada. “Bugün kayda giren itirazınız var. Fakat o itiraz, henüz görmediğiniz bu şartı kendiliğinden reddetmiş sayılmaz.”

Notun altını kapatan kıvrımı açmasını bekledim. Ada açmadı. Önce yüzüme baktı.

“Ölçüme konu ettiğiniz yeni izleri bana anlatır mısınız? Yalnızca bildiklerinizi. Yorumunuzu değil.”

Ekin çizimini nottan ayrı bir yere, girişteki dar rafa koydu. Kesilmiş kenardaki kısa eziği işaret etti; ardından kâğıttaki çukurlarla altındaki tahtada bulduğu çukurların ayrı ölçülerini gösterdi. Ada, kaleminin ucunu çizime değdirmeden eğildi.

“Yani tahta, kâğıdın altında durmuş olabilir,” dedi, “ama bu iki çukurun aynı darbeyle oluştuğunu söyleyemiyorsunuz.”

“Söyleyemem,” dedi Ekin. “Eziğin onlardan önce mi sonra mı oluştuğunu da söyleyemem.”

Ada bunu kendi notuna, Ekin’in çizimindeki hiçbir çizgiyi kopyalamadan yazdı. O küçük dikkat içimi rahatlattı. Birinin bize inanmasını istiyordum; inanmanın, gördüğümüzden fazlasını kayda geçirmek olmadığını da biliyordum.

“Çizimin burada kalmasını istiyorum,” dedim. “Sorularında kullanabilirsin. Ekin’in ölçümü senin kaydına eklenmeyecek.”

Ada başını salladı. “Ayrı tanıklık olarak kalacak.”

Kael bana döndü. “Benim söylemem gereken bir şey daha var.”

Bunu daha önce söylemişti: reddettiği havalenin bulunduğu gün, görmediği nüshanın tamamlandığına ilişkin isimsiz bir onay almıştı. Şimdi aynı cümleyi tekrarlamasını değil, o cümlenin hangi sınırda durduğunu yazmasını bekliyordum. Kael de bunu anladı. Ekin’in uzattığı boş yaprağı aldı, rafa yaslamadan, avucunun üstünde yazmaya başladı.

Kalemin kâğıda her değmesinde bakışımı başka yere çevirdim. Benim beyanımı görmeden yazdığı gibi, bunu da onun sözcükleriyle bırakmalıydım. Yine de yazmayı bitirdiğinde elinin kısa bir an havada kaldığını gördüm.

“Okuyabilirsin,” dedi.

Yaprağı ancak o zaman aldım. Onayın kimden geldiğini bilmediğini, nüshayı görmediğini, havaleyle onay arasında bir bağlantı kuramadığını yazmıştı. Son satırda, o gün bu bildirim üzerine teslim ya da kabul işlemi yapmadığını belirtiyordu.

“Bunu Ada’ya vermek istiyor musun?” diye sordum.

“Evet. Ama önce şu teslim şartını görelim.” Elindeki kalemi bıraktı. “Adımın yazıldığı her yere yetişmeye çalışırsam, sonunda kendi sözümü de başkasının hanesine bırakacağım.”

Ona cevap vermeden önce boğazımdaki düğümün çözülmesini bekledim. Kael’den korktuğum şey artık yalnızca sakladığı geçmiş değildi. Beni korumak isterken kendi adını bir tuzağa teslim etmesinden de korkuyordum.

“Yarın yalnız gitmeyeceksin,” dedim.

“Gitmemi isterlerse?”

“İstemek, kabul ettiğimiz anlamına gelmez. Ret nüshasına erişimi de ancak imza riski olmadan değerlendireceğiz. Bunu değiştirmedik.”

Kael yüzüme baktı. “Biliyorum.”

Ada notu elinde tutarak bekliyordu. Ekin çiziminin başında sessizdi. Yine de Kael’e biraz daha yaklaşmak için yer vardı. “Sana sarılmak istiyorum,” dedim. “Şimdi.”

Kael’in yüzündeki gerginlik bir anda silinmedi; bana yer açarken omuzları biraz indi. Kollarını çevirdiğimde beni kendine çekti. Başımı göğsüne koymadım; yüzünü görmek istiyordum. Parmakları yanağıma değdi, durdu. Ben başımı o dokunuşa çevirdim ve onu öptüm. Kısa bir öpücük olacaktı. Geri çekildiğimde ikimiz de bir an olduğumuz yerde kaldık; sonra Kael, “Buradayım,” diye fısıldadı. Sözün ne kadarını yarın koruyabileceğimizi bilmiyordum. Şimdilik kollarını bırakmadım.

Ada’nın kâğıdı çevirmesini duyunca ayrıldık. Öpücüğü saklamaya çalışmadım. Kael de yazdığı açıklamayı alıp Ada’ya uzattı; Ada yaprağı okumadan kendi notunun yanına koydu.

“Önce teslim şartı,” dedim.

Ada kıvrımı açtı. “İmza alanı yine boş. Fakat burası ölçüm örneğine ilişkin.” Satırın üzerindeki parmağını kaldırıp hepimizin okuyabileceği kadar bekledi.

“‘Kesik kenarın karşı parçası, teslim alacak kişi tarafından ibraz edilecektir,’” diye okudum.

Kael başını iki yana salladı. “Bende böyle bir parça yok. Var olduğunu da bilmiyorum.”

“Ben de bilmiyorum,” dedim. Başvuruyu yapanın bildiği bir şeyi bize yüklemiş olması mümkündü; hiç var olmayan bir parçayı aramamızı istemesi de. İkisini birbirinden ayıracak hiçbir asıl elimizde değildi.

Ada, “Bu yüzden teslim almadan önce şartın kaynağını soracağım,” dedi. “Kim açtı, hangi örneği kastetti, yarın yokluk beyanı isteyecekler mi? İade aslı, T17, baskıların kaynağı ve 17/04 izini bırakan kişi için açtığım ayrı soruları da sürdüreceğim. Tanık nüshasıyla ses izine dokunulmasını istemeyeceğim.”

“Ve bugün bize cevap gelmezse?” diye sordum.

“Bu kaydın teslimini, itiraz numaranıza bağlı bir çekinceyle erteletmeye çalışırım. Yapılabileceğine söz veremem.”

İlk kez bir çözüm değil, sınırı belli bir yardım teklif ediyordu. Kael’in yazılı açıklamasını almasına izin verdim; Ekin çizimini kaldırdı. Ada çıkmadan önce notun arka yüzüne baktı ve yüzündeki ifade değişti.

“Burada karşı parçayı tarif eden ikinci bir satır var,” dedi. “Teslim alandan getirip getirmediği sorulmayacakmış.”

Kael’in kolu benimkine değdi. Ada satırı yeniden okuyup gözlerini kaldırdı.

“‘Karşı parça daha önce gösterilmiştir’ yazıyor.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.