İçeriğe geç

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 38 · 3 dk okuma

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 38

Önceki Baskı

Ekin Sorel lambayı girişteki kaydın üzerinden çekmeye yeltendiğinde Kael Varen’in son sözleri hâlâ havadaydı: “Altında görünmesi, o tarihte teslim aldığım anlamına gelmez.”

“Öyleyse kimsenin öyle yazmasına izin vermeyelim,” dedim.

Ada Tanyel çantasının ağzını açtı, fakat imzalı itirazı çıkarmadı. “Kayda verebilirim. Önce, yeni gördüğümüz baskıyı metne eklemek isteyip istemediğinizi söyleyin.”

İtirazı imzaladığımızda 17/04 baskısını görmemiştik. Şimdi ekleyeceğimiz tek bir kesin sözcük, tarihsiz bırakılmış işlemi bizim elimizle tarihlendirebilirdi. Kael kayda baktı; onun yerine konuşmamı beklemedi.

“Baskının varlığını yazabiliriz,” dedi. “İşlemin tarihi olduğunu değil.”

“Yeni bir beyanla,” dedim. “İmzalı metnin üstüne hiçbir şey düşmeyelim.”

Ada başını salladı. “İlk itirazı olduğu gibi iletirim. Ek beyanı ayrıca hazırlarsınız. Başvuru numarasını getirmeden ret nüshası için sizden imza istemem.”

Bu, yolun açıldığı anlamına gelmiyordu. Ret nüshasını görmenin bir yolu hâlâ yoktu; yalnızca hangi kapıdan geçmeyeceğimizi belirlemiştik. Ada itirazın bulunduğu bölmeyi kapatırken Ekin lambayı yeniden kaldırdı.

“Bir dakika,” dedi. “Tarihe yazı yönünden bakıyoruz. Basınç yönüne de bakalım.”

Kâğıda dokunmadan ışığı giriş duvarına yakın bir açıdan tuttu. Numaralı teslim işleminin düz satırı boyunca uzanan gölge inceldi. Altındaki 17/04 ise satıra uymadı; rakamların çukur kenarları başka bir yöne bakıyordu. Önce lambanın eğildiğini sandım. Ekin ışığı karşı tarafa geçirdi, sonra eski açısına döndürdü. Fark kaybolmadı.

“Baskı ters mi?” diye sordum.

“Satıra göre farklı yönde,” dedi Ekin. “Aynı kâğıt döndürülerek de basılmış olabilir. Üstünde başka bir kâğıt bulunmuş da olabilir. Buradan hangisi olduğunu söyleyemem.”

Kael eğildi. Aramızda, kayda değmemeye yetecek kadar yer vardı; omzu benim omzuma ancak ikimiz de biraz daha yaklaşınca dokunacaktı. Başını kaldırmadan, “Demek işlem numarasıyla tarihin aynı anda yazıldığını da bilmiyoruz,” dedi.

“Bilmiyoruz.”

Sözcük boğazımda bekledi. Belirsizliğin bir yanı onu koruyordu; öbür yanı, birinin Kael’in adını ne zaman ve ne amaçla oraya koyduğunu karanlıkta bırakıyordu. Kael doğrulunca yüzündeki ifadeyi aradım.

“Adımı muhatap hanesinden hemen çıkarsınlar isterdim,” dedi. “Ama önce neden orada olduğunu görmeliyiz.”

“Çıkarırlarsa izi de kaybedebiliriz.”

“Bunu sen söylemeden düşündüm.” Kısa bir soluk aldı. “Yine de o ad yüzünden sana bir teslim dayatırlarsa, kaydı korumak için kabul etmeni istemem.”

Sesindeki sertlik bana değil, kendisine dönüktü. Elini uzatmadı. Ben de bunu onu teselli etmek için acele etmemem gerektiğinin işareti saydım. Kael’in sözünü bitirmesine izin verdim.

“Bazen bir kaydı görmüş olmakla onu teslim almış olmak arasındaki çizgiyi, imzayı atan kişi değil, sonradan okuyan kişi çiziyor,” dedi. “Bu kez çizgiyi baştan yazılı görmek istiyorum.”

Ne zaman öğrendiğini sormadım. Yüzüne bakınca, sorunun ağırlığını zaten taşıdığını gördüm. Yaklaşarak ceketinin kolunu bileğine yakın yerinden tuttum.

“Ben de,” dedim. “Ama bunu yalnızca seni korumak için istemiyorum. Ne gördüğüme kendim karar verebilmek için de istiyorum.”

Bakışı tuttuğum yere indi. “Böyle durmamı ister misin?”

“Evet.”

O zaman döndü. Alnı alnıma değdiğinde lambanın ışığı gözlerimden çekildi; onun sıcaklığı ve ikimizin arasına sıkışan sessizlik kaldı. Ellerini belime koymadan önce bir an bekledi. Ben ona yaklaşınca sarıldı. Bir şeyi inkâr etmek için değil, az önce birbirimize söylediğimiz güç sözlerin yanında kalmak için. Başımı kaldırdığımda dudakları alnıma değdi.

“Kararı birlikte vereceğiz,” dedi.

“Ret nüshasını görmeden karar vermeyeceğiz.”

“Aynen öyle.”

Biraz daha durabilirdik. Bunun yerine onu bıraktım; Kael de geri çekildi. İkimiz de Ada’nın beklediği itirazı unutmamıştık.

Ada çantasını omzuna aldı. “Kayıt sırasını ve havale bağlantısını soracağım. Başvuranın kimliğine yasal erişim için ayrıca başvuracağım; kimliği size söylemeye yetkim olup olmadığını bilmeden söz veremem.”

“16/04 dayanağı da ayrı,” dedim.

“İade aslındaki işaretin yönü, T17’nin iki işlemi ve kısa çentik de öyle. Bunları tek birinin anlatımına bağlamayacağım.” Ekin’e döndü. “Tanık nüshasıyla ses izini karşılaştırma talebini de ayrı tutuyorum.”

Ekin başını salladı. “Ben burada, mühür açılmadan lifin ikinci mührün altına girip girmediğini nasıl sınayabileceğime bakacağım. Bağın altındaki çizgiyi de zorlamayacağım. Ek bölümünü yerleştiren, yazıyı basan, kesiği açan kişi aynı kişiymiş gibi konuşmayalım.”

“Baskı yayının kaynağını ve 17/04’ü kimin bıraktığını da henüz bilmiyoruz,” dedim.

Ada, “Bunlar da sorulacak,” diye karşılık verdi. “Ret nüshasını teslim kabulü sayılmadan görme koşuluyla, Kael’in neden muhatap yazıldığını ve baskı noktalarını ayrı maddeler yaparım.”

Kapıya yöneldi. Ekin lambayı söndürmeden önce son kez kaldırdı; rakamları değil, onların hemen solundaki boşluğu aydınlattı. Kaşları çatıldı.

“Liya, kıpırdama,” dedi.

Elimi kâğıttan çoktan çekmiştim. Ada eşikte durdu, Kael yanımda yeniden eğildi. Ekin ışığı bir parmak boyu aşağı indirdi. 17/04’ün solunda, ilk bakışta kâğıdın pürüzü sandığım iki küçük çukur belirdi. Biri düz, öteki kıvrıktı; ne rakam olduklarını ne de hangi kâğıttan geldiklerini seçebiliyordum.

Ekin lambayı sabit tuttu. “Burada,” dedi, “tarihten önce de bir baskı var.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.