İçeriğe geç

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 39 · 3 dk okuma

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 39

Tarihi Kesen İz

Tarihi Kesen İz

“İkisi aynı baskıda açılmamış,” dedi Ekin Sorel. Arven evinin girişinde lambayı biraz daha alçalttı; ışık, 17/04 baskısının solundaki iki çukurun kenarına takıldı. Ada Tanyel eşikte, itiraz çantası kolunda bekliyordu. Kael Varen yanımdaydı ama ikimiz de eğilip kayda dokunmadık.

“Bunu çukurların aralığından mı anladın?” diye sordum.

“Hayır. Kenarlarından.”

Ekin Sorel ışığı önce üstteki çukura tuttu. İnce bir tarih çizgisi, çukurun kalkmış dudağını bastırıp düzleştirmişti. Alttakinde ise dudak, aynı çizginin üstüne taşıyordu. Gözüm çizgiyi seçene kadar bakmayı sürdürdüm. Sonra geri çekildim; kâğıda ne kadar yaklaşırsam onu elimle düzeltmek o kadar kolaylaşacaktı.

“Demek önce biri, sonra tarih, sonra öteki,” dedim.

“Bunu da söyleyemem.” Ekin Sorel lambayı sabit tuttu. “Kâğıt araya giren her basınçta yer değiştirmiş olabilir. Ama iki çukuru tek hareketin izi diye kayda geçirmem.”

Kael Varen’in nefesi omzuma değdi. “Ayrı bir kâğıttan aktarıldığını da göstermiyor.”

“Göstermiyor,” dedim. Bu kez sözcüğü ona değil, kendime söyledim. Bir açıklama bulmayı öyle çok istiyordum ki kâğıdın vermediği cevabı neredeyse görmüştüm.

Ada Tanyel çantasının ağzını açtı, fakat içinden itirazı çıkarmadı. “İmzalı metne bunu eklemiyoruz. Kayıt birimine olduğu gibi götüreceğim. Ayrı beyanlarınızda yalnızca gördüğünüzü yazın; Ekin Sorel’in yorumunu kendi gözleminizmiş gibi üstlenmeyin.”

“Başvuru numarasını getireceksin,” dedim.

“Getireceğim. Diğer soruları da birbirine karıştırmadan soracağım.” Çantanın tokasını kapattı. “Başvuranın kimliğine yasal erişim, işlemlerin sırası, havale bağlantısı, 16/04’ün dayanağı, ret nüshasını teslim kabulü olmadan görme yolu, Kael Varen’in neden muhatap yazıldığı ve bu baskı noktaları. Hepsine bugün cevap alacağımı söylemiyorum.”

Kapıya yönelmeden önce durdu. “Bir şey daha var. İtiraz kayda girince muhatap hanesindeki ada bildirim hazırlanabilir. Teslimi kabul ettiğiniz anlamına gelmez. Ama adının orada bulunduğunu artık yalnız biz bilmeyebiliriz.”

Kael Varen’in yüzüne baktım. Söylemediği şeyleri gözlerinden okumaya çalışmak istemiyordum; yine de bakışımı ayıramadım.

“Bunu neden şimdi söylüyorsun?” diye sordu Ada Tanyel’e.

“Çünkü geri dönüp itirazınızı değiştirme şansınız varken bilmeniz gerek.”

Çantadaki kâğıdı düşündüm. İmzamız oradaydı. Karşılaştırma nesnesi hanesi yazıyla boştu; altında “Ret nüshası” baskısı duruyordu. Numaralı teslim işleminin yazılı tarihi de teslim alan imzası da yoktu. Biz bunları itirazdan çıkarırsak boşluğu kendi ellerimizle örtecektik.

“Değiştirmiyorum,” dedim.

Kael Varen, “Ben de,” dedi.

Ada Tanyel ikimizin yüzüne ayrı ayrı baktı, sonra itirazı çantasında tutarak eşikten ayrıldı. Adımları uzaklaşınca giriş daha sessiz olmadı. Yalnızca kaydın çevresindeki küçük sesler duyulur hâle geldi: lambanın metal gövdesi, kâğıdın hafif hışırtısı, Kael Varen’in yutkunuşu.

Ekin Sorel gördüğü kenar sırasını not etti. Çukurların neyle açıldığını yazmadı. Sonra lambayı bana bırakıp tanık kutusunun bulunduğu odanın eşiğine geçti; kaydı taşımadan oradan bakabileceği başka bir açı arayacaktı.

Kael Varen’le girişte kaldım. İkimizin beyanı ayrı olacaktı. Onun cümlesini duymadan kendiminkini yazmak istiyordum; bunu istemenin, aramıza mesafe koymakla aynı şey olmadığını anlatmak daha zordu.

“Bildirim görev yerine giderse…” diye başladım.

“Gidebilir,” dedi. “Bana değil, önce kimin eline geçeceğini bilmiyorum.”

Sesindeki dinginlik beni ürküttü. “Bunu itirazı imzalamadan önce düşündün mü?”

“Evet.”

“Bana söylemedin.”

Bakışını kaçırmadı. “Kesin bir bildirim çıkacağını bilmiyordum. Bildiğim riskten söz etmeliydim.”

Söylememiş olması öfkelendirdi beni. Daha çok, bunu itiraf ederken kendisini savunacak bir cümle aramaması. Yıllardır onun sustuğu yerleri korkumla dolduruyordum; şimdi ilk kez boşluğu hemen doldurmamayı denedim.

“Bir dahakine,” dedim, “benim yerime hangi riski taşıyabileceğime karar verme.”

“Vermeyeceğim.”

Elimi uzattım. Bu kez avucumu beklemeye açmadım; iki parmağımla ceketinin bileğine dokunup onu kendime çevirdim. “Şu an burada kalmanı istiyorum. Beyanımı bitirene kadar. Okumadan.”

“Kalırım.”

Kâğıdımı çıkardım. Yanımda dururken ilk cümleyi yazmak güçtü. *Üst çukurun kenarında tarih çizgisi baskın görünmektedir.* Durup yeniden baktım. *Alt çukurun kenarı ise tarih çizgisinin üstüne taşmaktadır.* Çukurların açılma sırasına dair hiçbir şey eklemedim.

Kael Varen kendi kâğıdına benden uzağa dönerek yazdı. Mürekkebin sesi kesilince ona bakmadım. O da benim satırlarımı istemedi. Aramızdaki bu dar, korunmuş boşluk içimi acıttı; yine de ikimiz de onu bozmadık.

Kalemi bıraktığımda Kael Varen bileğini tuttuğum yere baktı. “Şimdi yaklaşabilir miyim?”

“Evet.”

Bana döndü. Onu gömleğinin önünden tutup kendime çektim; öpüşmemiz kısa sürdü, fakat geri çekildiğimde kolları hâlâ çevremdeydi. Ayrı yazdığımız kâğıtlar yan yana duruyordu. Başımı göğsüne yasladım, sonra kayıt yerinden Ekin Sorel’in keskin sesini duydum.

“Liya Arven. Lambayı buraya getir.”

Kael Varen’le birlikte döndüm. Ekin Sorel, kâğıdın kenarına değil, altındaki boş tahtaya bakıyordu.

“Kaydı kaldırmayın,” dedi. “Alttaki tahtada da iki çukur var. Ama yerleri baskıdakilerle örtüşmüyor.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.