Ekin Sorel kalemini kâğıttan kaldırmadı. Arven evinde, tanık kutusunun başında üçümüz de sesin son sözünü dinliyorduk: Geri alanın adını kesikte aramayın. Kutunun kapağı kapalıydı; Kael Varen hemen yanımdaydı. Ben sesin kime benzediğini düşünmemeye çalışırken Ekin, çizimin kenarına sözleri aynen yazdı.
“Buyruğu da kaydediyorum,” dedi. “Doğru olduğunu değil.”
Kael kutuya bakmayı sürdürdü. “Adın başka yerde olduğunu biliyor olabilir.”
“Biliyor olabilir,” dedim. “Ya da bizi bakmamız gereken yerden uzaklaştırıyor olabilir.”
Ses cevap vermedi. Bu kez sessizliğine bir anlam yüklememeye kararlıydım. Ekin’in önündeki iki çizimi birbirine yaklaştırdım. Kesiğin sağındaki baskı ucuyla solundakini ilk kez aynı hizada değil, basıldıkları yönü koruyarak yan yana gördüm. Biri ötekinden daha aşağıda bitiyordu.
Ekin, parmağını kâğıdın üstünde durdurdu. “Olası harf için bunu atlamışım. Bir büyüteç uzatır mısın?”
Kael büyüteci ona verdi. Ekin camı kesikten uzaklaştırıp ikinci baskı ucunun çizimine çevirdi; sonra kutudaki ize, ardından yeniden çizime baktı. Uzun süre konuşmayınca kalemin ucuyla gösterdiği iki küçük çıkıntıyı ben de seçtim.
“Bir harfin iki kolu sanmıştım,” dedi. “Ama aynı baskıdan gelmiyorlar. Alttaki ucun yönü ayrı. Kesiğin iki yanında duran izleri birleştirirsek, orada olmayan bir harf yaratmış oluruz.”
İçimdeki umut, utandıracak kadar hızlı sönmüştü. Bir adın ilk harfini bulduğumuza inanmak istemiştim; özellikle de kutu bize onu aramamamızı söyledikten sonra.
“Yani harf yok mu?”
“Bilmiyorum. Yalnızca şu iki ucu harf diye tamamlayamayız. İkinci baskı ucu, ötekinden farklı bir basışın parçası olabilir.” Ekin çizimlerin arasına boş bir kâğıt koydu. “Boşluğu böyle bırakacağım.”
Kael’in bakışı o boş kâğıtta kaldı. “Geri alanın kaydı orada olsa bile, sesin yönlendirmesiyle değil, cetvelden bulacağız.”
Sözünü tutulacak bir iş olarak duymak istiyordum. Yine de ona döndüğümde sesim sert çıktı. “Ret cetveline gittiğinde yalnızca gördüğün adla dönme. Nüshanın yerini, geri alan hanesinin hangi işlemde doldurulduğunu, boşsa boş olduğunu getir. Bulamadığını da saklama.”
“Sana önce hepsini göstereceğim. Nüshaya dokunup dokunmayacağımıza sonra birlikte karar vereceğiz.”
“Ben yokken kutuyu da kâğıdı da evden çıkarmayacaksın.”
“Çıkarmayacağım.”
Ekin aramızdaki anlaşmayı not etmedi. Onun yerine T17 halkanın çizimini çekti. “İade aslındaki işaretin yönüyle iki işlem için ayrı örnek isteyeceğim. Kısa çentiği de o örneklerde ararım. Ada Tanyel’in tanık nüshasını görmem gerek, ama ses iziyle aynı şeymiş gibi karşılaştırmayacağım. İkisi bağımsız doğrulanmalı.”
“Lifin mührün altına girip girmediğine de bakacaktık,” dedim.
“İkinci mührü açmadan güvenli bir yol bulabilirsem bakacağız. Şimdi buradan bir şey sokarsam lifi ben itmiş olabilirim.” Ekin kalemini bıraktı. “Yazıyı kimin bastığı, ek bölümü kimin yerleştirdiği ve kesiği kimin açtığı da üç ayrı soru olarak kalıyor.”
Kael, kutunun altındaki 16/04 kaydına göz attı. “17/04 ile sıralarını yalnızca rakamlara bakarak kurmayacağız. Bağın altına giren çizginin devamını da görmedik.”
Hiçbir şeyi çözmemiş gibiydik. Oysa çizimlerin arasındaki boş kâğıt, az önce neredeyse işleyeceğimiz hatayı görünür kılıyordu. Anneminkine benzeyen bir ses bizi yanıltabilirdi; daha kötüsü, onunla inatlaşırken kendi elimizle yanlış bir harf yaratabilirdik.
Kael bunu yüzümden okumuş olmalı ki kutudan bir adım geri çekildi. “Benimle gelmek zorunda değilsin,” dedi alçak sesle. “Cetvele. Burada kalmamı da isteyebilirsin.”
“Gitmeni istiyorum. Ama...” Sözün devamı boğazıma takıldı. Onu bir kaydın peşine göndermek kolaydı. Güvenimi de yanına verip vermediğimi söylemek daha zordu. “Döndüğünde önce bana geleceğini bilmek istiyorum. Kötü bir şey bulsan da.”
“Önce sana geleceğim.”
Elini tutmak için uzandım. Kael parmaklarını benimkilere geçirdiğinde Ekin çizimlerine döndü; bize yalnızca konuşacak kadar yer bıraktı. Kael’in avucunun sıcaklığında, korkum bir anlığına biçim değiştirdi. Gitmesini engellemek istemiyordum. Dönüşünü kendimden sakınmak da istemiyordum.
“Öpebilir miyim seni?” diye sordum.
“Evet.”
Onu kendime doğru çektim. Öpüşmemiz telaşlı başlamadı; Kael, geri çekilmem için bana zaman tanıyarak yaklaştı. Ben geri çekilmedim. Serbest elimle ensesine dokunduğumda o da elimi bırakmadan belime sarıldı. Kutunun yanı başında, cevabını bilmediğimiz şeylerin arasındaydık. Yine de birkaç nefes boyunca hiçbirinden kaçmam gerekmiyordu.
Ayrıldığımızda alnını alnıma yaslamadı; gözlerimin içine baktı. “Bulamadığım satırı da getireceğim,” dedi.
Gülümsedim. “Onu nasıl getireceksin?”
“Yerini göstererek.”
Ekin’in kalemi masaya hafifçe vurdu. “İkiniz de şuna bakın.”
Parmaklarımız çözülmeden yanına döndük. Ekin, iki baskı ucunun arasına koyduğu boş kâğıdı kaldırmıştı. Altındaki ilk çizimde, kesik boyunca uzanan kısa izin sonunda küçücük bir çentik vardı. İkinci çizimde aynı çentik yoktu.
“İlkinde kutudaki izi çizdim,” dedi. “İkincisinde yalnızca bağın baskısını. Çentik baskıya ait değil; kutunun yüzünde.”
Kael eğildi. “Kesiği açan aletin izi mi?”
“Bunu söyleyemem. Ama çizginin bağ altındaki devamını ararken yalnızca bağa bakarsak onu kaçıracağız.”
Çentik, kutunun altındaki 16/04 çizgisinin doğrultusuna dönüyordu. Bağı kaldırmadan devamını göremiyorduk. Ekin’in bulduğu şey bir ad değildi; hangi yüzeyde arama yapacağımızı değiştiren küçücük bir sınırdı.
Tam o sırada giriş kapısı vuruldu. Kael elimden ayrılmadı. Ekin çizimlerin üstüne temiz kâğıdı örttü; ben kapıya gittim. Eşiğin ötesinde Ada Tanyel duruyordu. Elinde hiçbir nüsha yoktu.
“Koşullarımı değiştirmeye gelmedim,” dedi. Bakışı omzumun ardından, odadaki kapalı kutuya kaydı. “Ret cetveline sizden önce biri başvurmuş. Geri alan hanesini görmek istemiş.”