Ekin Sorel’in çevirdiği çizimi almak için uzandım, sonra parmaklarımı geri çektim. Arven evindeki tanık kutusunun yanında kâğıda bakmak kolaydı; dış bağın alt yüzündeki o küçücük izi bir harfe dönüştürmek çok daha kolay.
“Ben D görüyorum,” dedim.
“Ben de önce öyle gördüm.” Ekin kaleminin ucunu çizime değdirmeden durdurdu. “Ama burası harfin kıvrımı da olabilir, kesilmiş lifin kalkmış kenarı da.”
Kael Varen omzumun gerisinden eğildi. Yakınlığını, çizimdeki boşluğa bakmayı bırakırsam duyacakmışım gibi hissediyordum.
“Bağı çevirmeden ayırabilir misin?” diye sordu Ekin’e.
“Hayır.” Ekin bu kez doğrudan bana baktı. “Ayırırsam artık aynı kesiğe bakıyor olmayacağız.”
Kutunun altında oyulu 16/04, çizimin kenarına yazdığımız 17/04’ün hemen yanında duruyordu. İki tarihin arasına istediğim hikâyeyi yerleştirebilirdim. Annemin adının ilk harfini de. Kalemle konmuş bir nokta kadar küçük bir ihtimal, önümdeki bütün kâğıtları kirletmeye yetiyordu.
“D diye kaydetme,” dedim. “Harf olasılığı diye kaydet. Hatta D’ye benzediğini de ayrı bir gözlem olarak yaz.”
Ekin başını salladı. Çizimin altına kısa, dikkatli bir not düştü. Sonra kendi çizimiyle benim önceki çizimimi yan yana koydu. İkimizin boş bıraktığı yer aynıydı. Bu benzerlik içimi rahatlatmadı; yalnızca bilmediğimiz şeyin yerini kesinleştirdi.
“Bir fark var,” dedi Ekin.
Kaleminin gösterdiği noktaya eğildim. Bağın üstündeki “Ek bölüm hazır” baskısının koyu izi çizimde lifin başladığı yerde bitiyordu. Ekin, kutuya yaklaşmadan bakmamızı istedi. Baskının son çizgisi kesikte sürmüyor, kesik onun üzerinden geçiyordu. Gördüğüm şey o kadar küçüktü ki gözümü kırpınca kayboldu; yeniden bakınca lifin ayrılmış kenarında mürekkebin kopmuş ucu seçildi.
“Yazı önce basılmış,” dedi Kael.
“Bu kısım için evet,” diye karşılık verdim. “Ama kesik 16/04’te mi açıldı, 17/04’te mi, onu söylemiyor.”
Kael itiraz etmedi. Eskiden olsa susuşunun ardında bir karar arardım. Şimdi yüzündeki gerginliği gördüm: K.V. harflerinin bulunduğu bağda, kendisinin reddettiği havalenin izi de vardı. Kesikten sorumlu olduğuna dair elimizde hiçbir şey yoktu. Yine de elimizin değdiği her yeni işaret onu biraz daha yakından çevreliyordu.
Ekin, “Harf olduğunu da hâlâ söylemiyor,” dedi. “Baskının kırılmış ucu kalkık lifle birleşince kıvrım gibi görünebilir.”
Bu kez rahatladım. Kesinlik vermediği için değil; gördüğüm şeyi benden korumaya çalışmadığı için.
Kael masanın öbür tarafına geçti. “Ret cetvelini bulacağım. Nüshanın nerede tutulduğunu ve geri alanın kaydını da. Bulamadığım yeri boş bırakacağım; bulduklarımı önce sana göstereceğim. Nüshayı almak için tek başıma karar vermeyeceğim.”
“Biliyorum,” dedim. “Ama artık neyi aradığını değiştirmelisin. Yazıyı basanla kesiği açan aynı kişi olmak zorunda değil.”
“Ek bölümü yerleştiren de onlardan biri olmak zorunda değil,” diye ekledi Ekin.
Üç ayrı işi üç ayrı satıra yazdık. Ekin, Ada Tanyel’in koşullu tanıklığına gönderilecek soruları diğerlerinden ayırdı: tanık nüshasıyla ses izi bağımsız doğrulanacak, iade aslındaki işaretin yönü karşılaştırılacak, T17’nin halkasız ve halkalı iki işlemi kısa çentikle birlikte incelenecekti. Ben, 16/04 tarihinin ve kutunun altındaki çizginin bağın altında nereye vardığının açık kaldığını ekledim. Lifin ikinci mührün altına girip girmediğini mühür açılmadan sınamayı da deneyecektik. Denemek, sonucu bildiğimiz anlamına gelmiyordu.
Son satırın yanına kutuyla kâğıdın benim onayım olmadan evden çıkmayacağını yazdım. Ekin imzasını attı. Kael kalemi eline aldığında duraksadı.
“Bunu imzalamamı istemen doğru,” dedi. “Ama bir gün bulduğum kayıt benim aleyhime çıkarsa da önce sana getirmemi isteyeceksin.”
“Evet.”
“Getirirsem bana inanacak mısın?”
Kalemi tutan parmaklarına değil, yüzüne baktım. “Kayda sen getirdin diye inanmayacağım. Seni de kayıt suçlayınca hemen bırakmayacağım.”
Kalemi bıraktı. Aramızdaki masayı dolaşırken Ekin çizimlerini toplamayı sürdürdü; başını kaldırmadı. Kael önümde durdu, bana dokunmadı.
“Sana sarılabilir miyim?” diye sordu.
“Evet.”
Kollarına girdiğimde göğsümü sıkan şey geçmedi. Geçmesi için de sarılmamıştım. Yüzümü boynunun yanına koydum; Kael beni tutarken acele etmedi, sanki istersem geri çekilebileceğim yeri de açık bırakıyordu. O açıklıkta kalmayı seçtim. Başımı kaldırıp onu öptüm. Kael’in dudakları önce sorar gibi durdu, sonra karşılık verdi. Elimi sırtına koyup onu kendime yaklaştırdım. Bir anlığına tarihler, harfler, kapalı mühür aramızdan çekildi. Ayrıldığımda alnımı alnına dayadım.
“Geri döndüğünde boş satırları da görmek istiyorum,” dedim.
“Göreceksin.”
Ekin’in kalemi kâğıda hafifçe vurdu. Bizden yana bakmıyordu. “Gitmeden önce şunu görün.”
Kesiğin iki yanında baskının kopmuş uçlarını işaretlemişti. Aralarında harf çizmek için bıraktığı boşlukta, ilk çizimde fark etmediğimiz ikinci bir baskı ucu vardı. Kesiğin öte yanında; lifin kalkmasıyla oluşamayacak kadar düz.
Kael yanımda eğildi. “Aynı yazıdan mı?”
“Bilmiyorum,” dedi Ekin. “Ama bu da baskıysa, kesik tek bir çizgiyi değil, yan yana duran iki izi bölmüş.”
Kutunun içinden, hiçbirimiz konuşmazken, benim sesime benzeyen bir ses yükseldi:
“Geri alanın adını kesikte aramayın.”