İçeriğe geç

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 27 · 3 dk okuma

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 27

Bağdaki Kesik

Ekin Sorel’in gösterdiği yerde, çizgi dış bağın gölgesine girip kayboluyordu. Tanık kutusunun bulunduğu odada üçümüz de aynı dar aralığa bakıyorduk; benim aklımdaysa bağı oynatırsak bir daha geri alamayacağımız karar vardı.

“Çözmeyeceğiz,” dedim.

Ekin kalemini çizimin üzerine bıraktı. “Öyleyse devamını göremeyiz.”

“Şimdilik göremeyiz.” Kael Varen’e döndüm. “Sen ne dersin?”

Kutunun kenarından bir adım uzaklaştı. “Bağı açmamızı gerektiren bir şey bulduk. Açmaya yetkimiz olduğunu değil.”

Bunu söylemesi içimdeki düğümü hemen çözmedi. Onun dikkatinin bazen benden önce bir tehlikeye vardığını biliyordum; ardından benim de onun hızına yetişmem gerekiyormuş gibi hissediyordum. Bu kez beklemişti. Kararı ona bırakmamı değil, kendi kararımı duymayı seçmişti.

Ekin ışığı söndürmek üzereydi ki çizimdeki çizginin ucunu yeniden inceledi. “Bir dakika. Ben gölgede bitiyor sanmışım.”

Kutunun altını kaldırmıştık; alt yüz hâlâ açıkta duruyordu. Ekin, ışığı bağın üzerine değil, masanın açık renkli yüzeyine çevirdi. Yansıyan soluk aydınlık, örgünün aralarından geçti. Eğildiğimde kutunun altındaki oyuğun, bağın hemen yanında inceldiğini gördüm.

“Oraya bir şey sokma,” dedim.

“Sokmayacağım.” Ekin ışığı biraz daha aşağı indirdi. “Şuradaki açık lifin kenarına bakın.”

Kael bana yer açmak için geri çekildi. Omuzlarımız değmeden yan yana eğildik. Dış bağın alt yüzünde, liflerden birinin üzerinde kısacık koyu bir yarık vardı. Kutudaki çizgiyle aynı doğrultudaydı. Aralarında bağın örttüğü, hiçbirimizin göremediği bir parça bulunuyordu.

“Bir çizgi gibi,” dedim.

“Belki de ayrı iki çizgi,” diye karşılık verdi Ekin. “Aradaki kısmı bilmeden birleştiremem.”

Işığı başka açıdan verdi. Yarığın içindeki lifler ayrılmış, iki küçük uç dışarı kıvrılmıştı. Kutudaki oyuksa ahşabın içinde kalıyordu. Aynı elin ikisini birden çizdiğini söyleyemezdim; yine de o yarık, bağın üzerinde yapılmış bir işaretti. Kutunun altında kaybolan izi ararken bağın da işaretlendiğini ilk kez görüyorduk.

“Bunu ne zaman yaptıklarını anlayabilir misin?” diye sordum.

Ekin başını salladı. “Bağ kutudayken kesilmiş olabilir. Önceden kesilmiş bir bağı çizgiye denk getirmiş de olabilirler. İki ihtimali ayıracak yer tam altında kalıyor.”

“16/04 de aynı anda mı oyuldu?”

“Ona dair elimizde hiçbir şey yok.”

Ekin’in açıkça söylediği bilmediklerimiz, kesin bir cevaptan daha ağır geldi. Bağın üzerindeki 17/04 ile kutunun altındaki 16/04 yan yana duruyordu; birinin diğerinden önce işlendiğini yalnızca sayılarına bakarak söyleyemiyorduk.

Kael yarığa eğildi. “Bunu çizimde ayrı gösterebilir misin?”

“Göstereceğim. Ayrı çizgiler olarak.”

Ekin yeniden kâğıdına dönerken Kael koluma dokundu. Bakınca elini geri çekmedi; ben de çekilmedim.

“Ret cetveli için yarın kayıt isteyeceğim,” dedi alçak sesle. “Nüshanın nerede olduğunu ve geri alanın kaydını bulabilirsem, bulduklarımla birlikte bulamadıklarımı da önce sana getireceğim. Nüshayı almaya tek başıma karar vermeyeceğim.”

“Sesin sahibini bir kayıttaki sese benzetmen de yeterli olmayacak,” dedim.

“Tanık nüshasıyla ses izini bağımsız doğrulamadan hiçbirine ad koymayacağız.”

Sözlerinin hepsi tanıdıktı. Fakat yarın eline geçebilecek bir nüsha artık soyut değildi; tanık kutusunun yanında duruyor, bağındaki küçücük kesikle bana bakıyordu.

“Bulacağın kaydı görmek istiyorum,” dedim. “Yalnızca sonucunu değil. İade aslındaki işaretin yönünü de, ek bölümü kimin yerleştirdiğini ve bağdaki yazıyı kimin bastığını araştırırken hangi kapıların yüzümüze kapandığını da.”

Kael’in parmakları kolumda gevşedi. “Hepsini göstereceğim.”

“Bunu bana güvenmem için söyleme.”

“Sana saklamamak için söylüyorum.”

Elimi onun elinin üzerine koydum. İlk kez o an kutuya bakmadan nefes alabildim. Ekin’in kaleminin kâğıda sürtünüşü sürüyordu; aramızdaki sessizliği dolduruyor, onu gizlemiyordu.

“Şimdi sana yakın olmak istiyorum,” dedim. “Sonra yine buna bakabileceğim.”

Kael yüzüme baktı. “Emin misin?”

Cevap vermek yerine elini kendi isteğimle tuttum ve onu kendime çektim. “Evet.”

Öpüştüğümüzde avucumun altında onun parmakları açıldı. Bir an sonra ellerimiz birbirine geçti. Kael beni kendine doğru çekmedi; aramızdaki mesafeyi ben kapattım. Gün boyu içimde tuttuğum korku kaybolmadı, ama onu taşırken bir başkasının elini tutabildiğimi hissettim. Dudaklarımdan ayrıldığında alnımı onun alnına yasladım.

“Bağı bugün açmayacağız,” diye fısıldadım.

“Bugün açmayacağız.”

Bir süre sonra ellerimizi ayırıp masaya döndük. Bunu yaparken ondan uzaklaşmış gibi hissetmedim.

Ekin iki çizim hazırlamıştı: biri kutudaki oyuk için, diğeri bağ lifindeki yarık için. Araya boşluk bırakmıştı. Kalemini o boşluğa dokundurdu.

“T17’nin iki işlemini, 17/04’teki kısa çentiği ve bu kesiyi karşılaştıracağım,” dedi. “Ama lifin ikinci mührün altına girip girmediğini buradan söyleyemem. Mühür kapalı kalacak.”

“Evet.” Kâğıdı inceledim. “Kutu da kâğıt da benim onayım olmadan evden çıkmayacak. Ada Tanyel’in koşullarına uygun bir karşılaştırma yolu bulana kadar bağ da yerinde kalacak.”

Ekin boşluğun iki yanına küçük işaretler koydu. Sonra bağ lifindeki yarığın çizimine yeniden eğilip kalemini durdurdu.

“Liya,” dedi, “kesiğin sonunda bir şey var. Aynı lifin üzerinde bir harf başlangıcı olabilir.”

Üçümüz de kapalı kutunun başındaydık. Ekin kâğıdı bana çevirdi; son sözü ona aitti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.