Ada Tanyel’in sözleri Arven evinin girişinde asılı kalırken kapının demir halkasını bıraktım. “Görmek istedi derken başvuru mu yaptı, yoksa haneyi gördü mü?”
“Başvuru yaptı.” Ada’nın bakışı içerideki koridora kaydı, sonra yeniden bana döndü. “Haneyi açıp açmadıklarını bilmiyorum. Elimde nüsha da yok.”
Rahatlamadım. Geri alanın kim olduğunu öğrenmek için başvuran biri, bizim aradığımız kayda bizden önce ulaşabilirdi. Daha kötüsü, henüz ne aradığımızı bildiğini sanabilirdim.
“Adını gördün mü?”
“Başvuru kaydının açık kısmını gördüm. İsim kapalıydı.”
“Başvurunun gerekçesi?”
Ada hemen cevap vermedi. Girişteki taşın üstüne düşen dar ışık şeridine baktı. “Söyleyeceğim şey kayıtta okuduğum bir ifade. Onu kimin yazdığını bilmiyorum.”
İçeriden kâğıt hışırtısı geldi. Kael Varen’e seslendim. Birkaç adım sonra koridorun ucunda göründü; Ekin Sorel’in çizimlerin başında kaldığını söyledi. Kael yanıma gelince Ada’ya geçmesi için yer açtım. Hiçbirimiz odadaki kutuya doğru yürümedik.
“Başvurunun gerekçesi,” dedi Ada, “geri alan hanesinin, tanık kutusunun yüzündeki kısa çentikle karşılaştırılması.”
Kael’in bakışı yüzüme döndü. Kısa çentiği bağdaki baskıdan ayırdığımızda odada yalnızca üçümüz vardık. Ada bugün o ayrımı duymamıştı.
“Tam ifadeyi hatırlıyor musun?” diye sordum.
“‘Kutu yüzündeki kısa çentik.’ Sözcükler bunlardı. Ama başvuruda çentiğin neye benzediği yazmıyordu.”
Bu, birinin kutuyu görmüş olduğunu kanıtlamazdı. Kayıttan, daha eski bir çizimden ya da bizim bilmediğimiz başka bir yerden öğrenmiş olabilirdi. Yine de artık çentiği yalnızca kendi notlarımızda duran bir ayrıntı sayamazdım.
“Başvuru hangi işlemle verilmiş?” diye sordu Kael.
“Geri alan hanesi için inceleme isteği olarak. Henüz inceleme kararı değil.” Ada çenesini hafifçe kaldırdı. “Kayıt odasından çıkmadan önce görevliye baktım. Ek isteği de vardı: Hane açılırsa karşılaştırmanın tanık kutusuyla yapılması talep edilmiş.”
“Yani kutuyu isteyebilirler,” dedim.
“Talep edebilirler. Alabilecekleri anlamına gelmez.”
Kapı koluna uzanıp geri çektim elimi. Kutuyu içeride tutmak kolaydı; hakkında ne yazıldığını bilmediğimiz bir başvuruya cevap vermek değildi. Ada’nın getirmediği bir nüsha üzerinden suçlama kurarsak, başvuranın kim olduğunu öğrenmeden kendi izimizi açığa çıkaracaktık.
Kael, “Ret cetveline bakacağım,” dedi. “Nüshanın yerini, geri alan kaydını ve başvuru yolunu ayrı ayrı soracağım. Bulduğumu da erişemediğim kısmı da önce sana getireceğim.”
“Başvuruya karşı bir işlem yapmadan önce.”
“Evet.”
Bunu odada baş başa kalınca söylemesi daha kolay olurdu. Ada’nın önünde verdiği sözün ağırlığı başka türlüydü. Onun da bunu bildiğini yüzündeki gerginlikten anladım.
“Ada,” dedim, “haneyi inceleme kararının çıkıp çıkmadığını izleyebilir misin? Kendi yetkinin dışına çıkmadan.”
“İzleyebilirim. Kimlik hanesini açamam.”
“Bunu istemiyorum. Başvuranı yasal yoldan öğrenmenin yolunu istiyorum.”
Ada başını salladı. “Karşı başvuru hakkınız olabilir. Önce hangi kaydın dayanak gösterildiğini görmem gerek. Bugün size bir cevap vaat edemem.”
Odanın kapısı aralandı. Ekin dışarı çıkmadı; elindeki iki ayrı çizimi eşikte tutarak, “Ses izinin kaydını bu başvuruya eklemeyin,” dedi. “Tanık nüshası gelmeden bağımsız karşılaştırma yapmış olmayız.”
“Eklemeyeceğiz,” dedim. “Peki baskı uçları?”
“İkisini bir harfe tamamlayacak yeni iz yok. İkinci baskı ucunu yeniden ölçeceğim; kesik yazıdan sonra açılmış olabilir, ama bunu açanı çizim söylemiyor.”
Ada’nın yanında bunları konuşmak, bildiklerimizin sınırını yüksek sesle çizmek gibiydi. Ekin’in elindeki boşluk öylece kaldı. Ona bir ad vermedik.
Kael kapı eşiğinden uzaklaştığında ben de bir adım geri çekildim. İkimiz girişin taş duvarı boyunca yan yana durduk; Ada içeride Ekin’den, tanık nüshası gelirse hangi kayıtların gerekli olacağını dinliyordu. Kael’in koluna değen elim önce tesadüf sanılabilirdi. Parmaklarımı çekmeyince bana baktı.
“Beni başvurudan şüphelenmen gereken kişiler arasına koy,” dedi alçak sesle. “Yetkimi teslim etmiş olmam, geçmişte hangi kayıtlara dokunduğumu ortadan kaldırmaz.”
“Biliyorum.” Kolunu bırakmadım. “Ama şüphelenmek seni dışarıda bırakmak zorunda olduğum anlamına gelmiyor.”
Gözlerinde bir anlık açıklık belirdi; saklayabileceği bir şeyi saklamamayı seçmiş gibi. Yüzüne dokunmak istedim, fakat Ada birkaç adım ötedeydi ve ikimizin de söylemediği şeyler hâlâ aramızdaydı. Bunun yerine avucumu kolundan aşağı kaydırıp elini tuttum. Kael parmaklarını benimkilerin arasına yerleştirdi. Kısa, sağlam bir karşılıktı; bırakmam için beklediğimde bırakmadı.
“Birlikte karar veririz,” dedi.
“Önce neye karar verdiğimizi öğreniriz.”
Ekin çizimleri içeri götürdü. T17’nin iki işlemi, iade aslındaki işaretin yönü, bağın altında kaybolan çizgi ve 16/04 ile 17/04’ün gerçek sırası hâlâ açık sorulardı. Lifin ikinci mührün altına girip girmediğini mühür açılmadan sınamak için de elimizde güvenli bir yol yoktu. Şimdi bunların yanına, kutunun çentiğini bilen bir başvuran eklenmişti.
Ada kapıya yöneldiğinde Kael’in elini bıraktım. “Başvurunun açık kaydında başka ne vardı?”
Durdu. Bir an, bunu en başta söylemesi gerekip gerekmediğini tartar gibiydi.
“Karşılaştırılacak nesnenin yeri için bir hane bırakılmış,” dedi. “Henüz doldurulmamış.”
“Doldurulursa?”
Ada, içerideki kapalı kutunun bulunduğu odaya baktı. “Başvuran kişi kutunun nerede tutulduğunu öğrenmek istiyor.”