Kael Varen aynayı tutan bileğini indirmedi. Arven evinin tanık kutusunun bulunduğu odasında, camın içinde gördüğümüz koyu lif metal halkadan geçiyor, bağın altındaki kabarık çizgiye doğru kayboluyordu.
“Gördüğünü biliyorum,” demiştim. Kael Varen şimdi cevap verecekti.
“Halkanın kenarında bir damga var,” dedi. “Işığı biraz sola alabilir misin?”
Masa lambasını oynattım. Kutunun bağına değmedim; ışığın ince çizgisi metalin üzerindeki aşınmış yüzeyi taradı. Önce bir çizik sandığım iz, aynada iki harfe ve bir sayıya dönüştü: T17.
“Ne anlama geliyor?”
“Bilmiyorum.”
Cevabının çabukluğu beni ona çevirdi. Kael Varen’in bakışı damgada değil, benim yüzümdeydi. Kaygısını saklamıyordu; buna rağmen aynayı öyle sabit tutuyordu ki ışık titremiyordu.
“Bir şey daha gördün,” dedim.
“Evet. Halkanın iç kenarı da işaretli. Oraya bakmadan ne olduğunu söylemeyeceğim.”
Bir zamanlar eksik bıraktığı cümlelerin arasına kendi korkularımı yerleştirirdim. Şimdi onun söylemediği şeyin sınırını açıkça çizmesini dinledim. Lambayı biraz daha çevirdim. İç kenardaki işaret seçilemedi; daha kuvvetli bir ışık, lifin mühre uzanan kısmına vuracaktı.
“Ekin Sorel dönmeden ışık sınaması yapmayacağız.”
Kael Varen aynayı bıraktı. “Yapmayacağız.”
Kutuyla aramızda açık bir masa vardı. Yine de sesindeki yumuşama mesafeyi daralttı. Ona yaklaşmak istedim; elleri önümde dururken bunun ne kadar kolay olacağını görmek öfkemi daha da keskinleştirdi. Metalin üstündeki damga onun bakışını bir an önce benden almıştı. Bunun nedenini sormam gerekiyordu.
“Kraliyet havalelerinde böyle halkalar kullanılıyor mu?”
“Bazılarında.”
“Bunu başta söylemedin.”
“Damgayı görmeden yalnızca halkaya bakarak hüküm vermek istemedim.”
“Ben hüküm istemedim, Kael Varen. Bildiğini istedim.”
Aynayı masaya koydu. “Haklısın.”
Bu defa özür dilemesine izin vermedim. “Konu tek bir eksik cümle değil. Cetveli sen arayacaksın. Reddedilen havalede senin adın var. Şimdi kutudaki halkayı da tanıyorsun. Sonuçları bana söylemen yetmez; onları nasıl bulduğunu da görmem gerekiyor.”
“Bana güvenmediğini söyle.”
“Güvendiğim için bunu şimdi söylüyorum. Sana yakın olmakla senin tuttuğun kaydı sorgulamadan kabul etmek aynı şey değil.”
Çenesi gerildi. “O zaman oraya gitmemi istemiyor musun?”
“İstiyorum. Ama cetvelde ne bulursan bul, nüshayı tek başına geri almayacaksın. Bir kaydı görmen engellenirse o boşluğu kendi çıkarımınla doldurmayacaksın. Ben de senin sözüne dayanıp kutuyu açmayacağım.”
“Beni şüpheli konumuna koyuyorsun.”
“Bu halkaya bakarken kendimi de koyuyorum. Annemin talimatı evde diye onun dokunmadığı her şeye inanamam.”
Kael Varen bir süre konuşmadı. Lambanın alevi aynanın kenarında küçücük titreşti. Ona karşı durmak, ona uzanmaktan daha güçtü; gözlerimi kaçırmadım.
“Cetvelin satırını, nüshanın yerini ve geri alanın kaydını ayrı ayrı yazacağım,” dedi sonunda. “Bulamadığım yeri de boş bırakacağım. Önce sana göstereceğim.”
“Ekin Sorel de sonradan karşılaştıracak.”
“Evet.” Nefesini yavaşça verdi. “Yalnız şunu bil: Burada kalmamı istiyorsan bunun nedeni sana inanmak. Bir kaydı benden önce görmeye hakkın olduğunu artık anladım.”
Kapı vuruldu. Ekin Sorel’in sesini duyunca lambayı eski konumuna çektim. İçeri girdiğinde elinde katlanmış bir not vardı; Ada Tanyel’den getirdiği cevabı açmadan masanın boş ucuna bıraktı. Kutunun yanına yürümeyi bekledi.
“Okuyabilir miyim?” diye sordum.
“Onayladığınız habere verdiği yanıt bu.”
Ada Tanyel, tanık nüshasıyla ses izinin karşılaştırılmasına bağımsız tanık olarak katılmayı kabul etmişti. Önceki karşılaştırma kayıtlarında kendi imzası bulunduğundan, o kayıtlar hakkında bağımsız hüküm veremeyeceğini özellikle yazmıştı. Erişim hakkını da sınırlarıyla belirtmişti: kayıtları görebiliyor, fakat iade aslını tek başına çıkaramıyordu. Alt satırda kısa bir not vardı. Eski ekler cetvelinde, tanık nüshasının kutuya bağlandığı kayıt T17 olarak geçiyordu.
Notu Kael Varen’e uzattım. “Damga.”
Ekin Sorel başını kaldırdı. Ona halkayı aynada gösterdik. Damgayı kendisi okuyana kadar Ada Tanyel’in satırına ilişkin yorum yapmadı.
“T17,” dedi. “Bu, halkanın o kayıtta bulunduğunu kanıtlamaz. Ama kutuya bağlı ekin nasıl tutulduğunu araştırmak için bir yer verir.”
“Önce ışık sınaması,” dedim.
Ekin Sorel aynayı devraldı; Kael Varen lambayı onun söylediği açıda, kutudan uzakta tuttu. Ben kâğıt üzerinde gölgenin düştüğü sınırı işaretledim. Işık sağdan geldiğinde koyu lifin gölgesi halkanın altında ikiye ayrılıyordu. Soldan geldiğinde ayrılan izlerden biri bağın kıvrımında bitiyor, öteki ikinci mührün kapalı taş yuvasına doğru uzanıyordu. Mührün kenarındaki koyuluk, lifin altına girip girmediğini seçmemize izin vermedi.
“Bu sınamayla orası doğrulanmıyor,” dedi Ekin Sorel.
Kalemimi kâğıttan çektim. “Öyle yaz.”
Kael Varen lambayı söndürmedi. “T17’nin cetvelini bulursam, halkayı bağlayan kişinin adını da bulabilir miyim?”
“Belki,” dedi Ekin Sorel. “Ama Ada Tanyel’in notunun arkasına bakın.”
Kâğıdı çevirdim. Orada Ada Tanyel’in el yazısıyla tek satır vardı: *T17 eki iade kaydına bir kez değil, iki kez geçirilmiş. İkinci işlemin tarihi okunuyor; ilk işlemin tarihi kazınmış.*