İkinci Bir El
“Getirmeyin,” diye tekrarladım, levhanın altından gelen yabancı ses sustuğu anda. “Bu kez buyruğun sebebini de söyle.”
Arven evinde, tanık kutusunun başındaydım. Ekin Sorel bağı gösteren aynayı indirmemişti; camın kenarı parmaklarının arasında titriyordu. Kael Varen yanımda, ret çentiğine benzeyen baskıya bakıyordu. Levhanın altından cevap gelmedi.
“Sesle pazarlık etmeyeceğiz,” dedi Kael.
“Pazarlık etmiyorum. Ne bildiğini öğrenmeye çalışıyorum.”
“Bizi duyduğunu biliyor.”
Bu doğruydu. Yine de sesin söylediğini emir kabul etmek başka, onu kanıt saymak başkaydı. Aynaya uzanacak gibi olan Ekin’e başımı salladım. “Bir an daha tutar mısın? Çizginin bittiği yeri görmek istiyorum.”
Ekin camı çok az çevirdi. K.V. harflerinin yanındaki çentik karardı; bağın altına uzanan kısa çizgi ise ışığı yakaladı. İkisini aynı baskının parçaları sanmıştım. Çentik gölge verirken çizginin ince kenarı parlıyordu.
“Ekin, bunu görüyor musun?”
“Görüyorum.” Aynayı sabit tutmak için dirseğini masaya dayadı. “Çentik kumaşın içine bastırılmış. Çizgi, bağın üstüne çıkıyor.”
Kael eğildi, fakat kutuya dokunmadı. “Sonradan çizilmiş olabilir.”
“Olabilir,” dedi Ekin. “Şimdilik yalnızca aynı hareketle oluşmadıklarını söyleyebilirim.”
Birinin ret işaretini bağa geçirdiği, sonra altına giden yolu ayrı bir hareketle bıraktığı düşüncesi içimi soğuttu. Çizgi gerçekten bir yol gösteriyorsa, nereye vardığını bağı oynatmadan göremiyorduk. Ama Kael’in adının yanındaki işaretin nasıl oraya geldiği artık daha da önemliydi.
“Kapalı ret kaydını nerede arayacaksın?” diye sordum.
Kael gözlerini bağdan ayırdı. “Geri alınan nüsha için teslim satırı açılmış olmalı. Önce o satırın hangi cetvele aktarıldığını bulacağım.”
“Ve ret nüshasını?”
“Yerini öğrenirim. Ama buraya getirmem.”
“Ses söylediği için mi?”
“Hayır. Oraya neyin bağlandığını bilmediğimiz için.”
Öfkem sesin buyruğuna değil, Kael’in cümlesindeki karara takıldı. Ekin aynayı usulca masaya bıraktı. Üçümüz de camın kutuya çarpmamasını bekledik. Ardından ona döndüm.
“Ada Tanyel’e gidecek haberde önceki kayıtlara erişimini de soralım,” dedim. “Bağımsız tanıklığa uygun olup olmadığını kendi yanıtından anlayacağız. Tanık nüshasıyla ses izini karşılaştırmasını, yalnızca erişebileceği kayıtları öğrendikten sonra isteyeceğiz.”
Ekin, onayladığımız metnin altına bu iki soruyu ekledi. Yazdıklarını bana yüksek sesle okudu; her sözcüğünü dinleyip kâğıdın altını imzaladım.
“İade aslındaki işaretin yönünü de Ada’nın önünde karşılaştıracağız,” dedim. “Kâğıttaki çizgiyle şimdiden eş ilan edilmesin.”
“Yazdım.” Ekin mektubu katladı. “Bağın yazısını kimin bastığını ve ek bölümü kimin yerleştirdiğini de soru olarak bıraktım. Bildiğimiz bir şeymiş gibi değil.”
Başımı salladım. Ekin kapıya yürürken bir kez kutuya baktı. “Dönene kadar ayna burada kalsın. Lif için düşündüğüm ışık sınamasını da ben gelmeden yapmayın. Yuvanın ağzını görebiliriz; mührün altını gördüğümüzü sanmak başka şey.”
“İkinci mühür kapalı kalacak,” dedim. “Kutu da kâğıt da onayım olmadan evden çıkmayacak.”
Ekin haber dışında hiçbir şey almadan odadan ayrıldı. Ayak sesleri uzaklaşınca Kael konuştu.
“Teslim satırını tek başıma arayacağım.”
“Bana önce yanıt vereceğine söz verdin.”
“Vereceğim. Bir şey bulursam önce sen duyacaksın.”
“Gidip neyi soracağını da önce duymak istiyorum.”
Kael’in çenesi gerildi. “Adımı taşıyan bir ret nüshasının yerini. Onu kimin geri aldığını. Satırın hangi cetvele taşındığını.”
“Peki biri sana nüshayı uzatırsa?”
“Almam.”
“Bunu bana sormadan kararlaştırdın.”
“Evet.”
Sözcük öyle açık çıktı ki bir an söyleyeceğim şeyi yuttum. Önceki susuşlarını bulup önüne dökmek kolaydı. Bu kez susmuyordu; üstelik beni yaralayan da buydu. Kararını gözümün önünde vermiş, bana yalnızca sonucunu bırakmıştı.
“Yanında bulunmamı istemiyorsan söyle,” dedim. “Ama kanıtı nerede göreceğime benim yerime karar verme.”
“Sen burada kalmak zorundasın. Kutunun başında birinin olması gerek.”
“Bu evi bırakmayacağımı biliyorsun. Bunu kullanma.”
Kael bir adım geri çekildi. “Kullanmıyorum.”
“Öyleyse neden ‘getirmem’ dedin? Nüshanın ne olduğunu ikimiz de bilmiyoruz.”
Uzun süre cevap vermedi. Bakışı kapıya değil, elimle kutu arasındaki boşluğa indi. “Çünkü önüme koyarlarsa,” dedi sonunda, “onu alıp sana getirmek isteyeceğim. Sonra da burada açılmasını isteyeceğim. Kendi sabrımdan emin değilim.”
Beklediğim savunma bu değildi. Ret nüshasını benden uzak tutmak isteyen adam, ona ulaşırsa kendisini durduramayabileceğini söylüyordu. Kael’e yaklaşmadım; masanın kenarındaki elinin üstüne iki parmağımı koydum. Geri çekilebileceği kadar hafif. Elini çevirdi, parmaklarım avucunun içinde kaldı.
“Bunu söylemen,” dedim, “ne yapacağımızı birlikte kararlaştırabileceğimiz anlamına geliyor.”
Başını kaldırdı. Öfkemi hâlâ görebiliyordu; ben de onun yüzündeki korkuyu. Elini bırakmadan devam ettim. “Teslim satırını araştır. Nüshayı bulursan yerini bana söyle. Getirmeden önce de, orada bırakmadan önce de konuşacağız.”
“Tamam.”
“Lifin mühür altına girip girmediğini Ekin’in sınamasıyla öğreneceğiz. Görünmüyorsa görünmüyor diye yazacağız. Bağı kimin sardığını bir çentikten uydurmayacağız.”
“Tamam,” dedi yeniden; bu kez daha alçak sesle.
Parmaklarımı çekmedim. Aynı masada durup kutuya baktık. K.V. harfleri yerindeydi, ikinci mühür taş yuvada kapalıydı. Fakat Ekin’in bıraktığı aynada, çizginin parlak kenarı hâlâ seçiliyordu. Işık değiştikçe çizginin bittiğini sandığım yerde küçücük bir devamı ortaya çıktı: bağın kıvrımına değil, kutunun sert kenarına doğru gidiyordu.
“Elini çekme,” dedim.
Kael hemen durdu. Zaten kutuya uzanmamıştı; tuttuğum eli kastettiğimi anlayınca yüzü değişti. Öteki elimle aynanın yerini göstermeye çalıştım.
“Bak. Çizginin sonuna.”
Kael eğildi. Önce baskıya, sonra aynadaki yansımaya baktı. Nefesini duyacak kadar yakındı.
“Orada başka bir çentik var,” dedi.
“Hayır.” Aynadaki keskin çıkıntıya gözümü diktim. “Çentik değil.”
Kutuya dokunmadan, ışığın yerinde kalmasını bekledim. Çizginin ucunda bağın altında kaybolan şey bir işaretin devamı değildi. Sert, ince bir metal halkaydı; kutunun kenarına geçirilmişti.
Kael de onu gördüğünde elimi biraz sıktı.
Halkanın içinden koyu lif geçiyordu.