İçeriğe geç

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 20 · 4 dk okuma

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 20

Ret Çentiği

“Reddettiğim havalede benim sicil harflerim vardı,” dedi Kael Varen; Arven evinde, tanık kutusunun başında sözleri bittikten sonra da gözlerini bağdan ayırmadı.

K.V. harflerine yeniden baktım. Az önce onları okumak için elimi Kael’in elinden çekmiştim; şimdi aramızdaki boşluk, masanın genişliğinden çok daha büyük görünüyordu.

“Bu baskı senin havalenden geldiyse,” dedim, “havaleye ne olduğunu bulmamız gerek.”

“Bulacağım. Yanıtı önce sana söyleyeceğim.”

Ekin Sorel, eğildiği yerden başını kaldırdı. “Önce şu köşeye bakalım. Harflerin yanında kesik bir çizgi var.”

Parmağını uzatmadı. Masadaki küçük aynayı alıp kutudan bir karış uzağa tuttu; ışığı bağın üzerine düşürdüğünde tarihin yanındaki soluk izin altında üçgen biçimli bir çöküntü belirdi. Aynanın açısı değişince çöküntü kayboldu, geri gelince K.V. harfleriyle aynı doğrultuda göründü.

Kael’in yüzü gerildi. “Ret çentiği.”

“Bundan emin misin?” diye sordum.

“Kapalı avcı havalesi reddedildiğinde, ret nüshasının köşesi böyle kesilir. Benim nüshamda da vardı.”

Ekin aynayı masaya bıraktı. “Çentiğin kendisi değil, kâğıt üzerinden geçmiş baskısı olabilir. Aynı köşeyi taşıyan başka bir kâğıdı görmeden eşleştiremem.”

Bağın üstündeki küçük gölgeye baktım. Kael havaleyi reddettiğinde kutuyu görmemişti. Yine de ret nüshasına benzeyen bir iz, tasfiye gecesinden önce bu bağa geçmiş olabilirdi. Bunun nasıl olduğunu soracak bir kâğıdımız vardı; cevabı verecek kâğıt ise elimizde değildi.

“Nüshayı nereye koydular?” dedim.

“Teslim alan görevli benden geri aldı. Kapalı ret kayıtlarına gitmesi gerekiyordu.” Kael bir an sustu. “Hangi raf ve hangi cilt olduğunu bilmiyorum. Sabah kayıt yerini araştıracağım.”

“Sabaha kadar bunu da söylemeyecek miydin?”

“Bildiğim tek şey usulün adıydı.”

“Ben onu sormadım.”

Ekin aynayı bir bezin üstüne bıraktı. “Ada Tanyel’e gidecek haberin taslağını yazayım. Siz bakana kadar göndermem.” Masanın öbür ucuna geçti; ne kapıya yöneldi ne de bizi yalnız bırakmış gibi davrandı. Kaleminin ilk çizgisi duyulunca Kael’e döndüm.

“Her seferinde söyleyeceklerini ayırıyorsun,” dedim. “Bildiğin, tahmin ettiğin, benim henüz sormadığım. Sonra yalnızca soruma sığan kısmı veriyorsun.”

Kael’in çenesi kasıldı. “Seni yanlış bir sonuca götürmek istemedim.”

“Buna hangi sonucun yanlış olduğuna sen karar vererek başlıyorsun.”

Cevap vermedi. Ekin’in kalemi durdu, sonra yeniden ilerledi. Kael nihayet bana baktığında öfkelenmiş görünmüyordu; bu, söylediklerimi daha zorlaştırdı.

“Reddederken kutuyu görmedim,” dedi. “Ama ret nüshasını geri almalarına itiraz edebilirdim. Etmedim. O gece usulün yeterli olmasını istedim; şimdi o kâğıda ihtiyacımız var.”

“Bunu duymam gerekiyordu.”

“Biliyorum.”

Onun kendini savunmasını beklemiştim. Aramızdaki gerilimi dağıtacak bir söz bulamayınca ellerimi masanın kenarına dayadım. “Sana güvenmek istiyorum, Kael. Eksik bir hikâyeye güvenemem.”

Bir adım yaklaşmadan durdu. “Benden bildiğim her şeyi isteyebilirsin. Neyi söylemem gerektiğini senin yerine seçmeyeceğim.”

Bu kez sözünün kolaylığından değil, yüzündeki korkudan etkilendim. Bir anlığına bakışımı kaçırırsam geri dönemeyeceğimi düşündüm. Kael, “Yanına gelebilir miyim?” diye sorduğunda başımla onay verdim. Yanıma geldi; bana dokunmadan bekledi. Ben de koluna sarıldım. O zaman kollarını çevreme kapattı, sıkıca ama geri çekilebileceğim kadar gevşek tuttu. Öfkem geçmemişti. Göğsüne yaslanırken bunu ona söyleyebilecek kadar yakın olmak istedim.

“Hâlâ kızgınım,” dedim.

“Biliyorum.”

Başımı kaldırdım. Dudakları alnıma hafifçe değdi. Bunun ardından bana baktı; uzaklaşmam için zaman bıraktı. Uzaklaşmadım. Kısa bir öpücükte buluştuk. Kutunun yanındaki masaya çarpmamak için birbirimizden ayrıldığımızda ikimiz de yeniden işe bakabiliyorduk.

Ekin, yazdığı sayfayı önümde çevirdi. Ada Tanyel’den bağımsız tanıklığı kabul edip edemeyeceğini sormuş, karşılaştırma kayıtlarındaki imzası nedeniyle çıkar çatışması bulunup bulunmadığını ayrıca belirtmişti. Tanık nüshasıyla ses izinin bağımsız doğrulanmasını istemişti; kutunun, bağın ve ikinci mührün kapalı kalacağını da yazmıştı.

“Bir cümle ekle,” dedim. “Gelmeyi kabul etmeden önce, hangi kayıtlara daha önce eriştiğini bildirsin.”

Ekin ekledi. Metni yeniden okuyup onayladım. “Bunu gönderebilirsin. Nüshayı eve getirmesi için ayrıca söz vermeyelim; önce nasıl doğrulayacağını öğrenelim.”

Kael, kâğıttaki iade işaretine baktı. “Aslındaki yönü karşılaştırmak için ben gitmeyeyim. Ret kaydını ararken oradaki işareti ezberden aktarırsam yine tek tanığımız olur.”

“İade aslını Ada’nın önünde görebiliriz,” dedim. “Uygun olduğunu söylerse.”

Ekin başını salladı. “Ek bölümü yerleştirenle bağdaki yazıyı basan kişinin aynı olduğunu da varsaymayacağız. Ret nüshası bulunursa baskı köşesini önce onunla karşılaştırırız. Lif içinse yuvanın yanından yansıma alacak bir düzenek kurabilirim; işe yarayıp yaramayacağını dışarıda sınarım. İzi değiştirmeden göremiyorsak bakmayız.”

“İkinci mühür kapalı kalacak,” dedim. “Kutu da kâğıt da benim onayım olmadan evden çıkmayacak.”

İkisi de bunu kabul etti. Ekin haberi göndermek üzere sayfayı katlarken ben aynayı yeniden ışığa çevirdim. Üçgen çöküntünün ucunda, bağın altında kalmış çok kısa bir çizgi gördüm. Ekin’e aynayı tutmasını söyledim. Çizgi kayboldu; ışığı biraz kaldırınca tekrar belirdi.

“Bu, çentiğin devamı mı?”

Kael eğildi, sonra hemen doğruldu. “Hayır. Ret nüshasının kesik kenarı orada biter.”

Ekin ışığı sabit tuttu. “Çizgi bağın altına gidiyor,” dedi. “Üstüne basılmamış.”

Kael’le birbirimize baktık. O çizgiyi kimin bıraktığını bilmiyorduk. Ama baskıyı karşılaştıracağımız ret nüshası bulunursa, bağın altında kalan izin ondan önce mi sonra mı oluştuğunu da sınayabilecektik.

Tam Ekin aynayı indirecekken levhanın altından, bu kez hiçbirimizin sesine benzemeyen bir fısıltı yükseldi:

“Ret nüshasını getirmeyin.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.