Kael Varen’in son sözü Arven evinin odasında asılı kalırken Ekin Sorel, tanık kutusunun yanına koyduğu elini geri çekti. Masadaki lambanın ışığı, sağdan sola sarılmış dış bağın gevşek ucunda ince bir gölge bırakıyordu.
“Kimse bağı düzeltmeyecek,” dedim.
“Düzeltirsek neyin yanlış olduğunu da kaybederiz.” Ekin, cebinden boş bir kayıt yaprağı çıkarıp kutudan uzağa koydu. “Önce gördüğümüz şeyi yazalım. Çözülmüş olduğunu değil, ters sarıldığını.”
Kael Varen başıyla onayladı. Sonra pencereden gelen ay ışığını kesmek için bir adım attı. Kollarının arasından masaya uzanan gölge, bağın üzerindeki izleri görünmez kılınca durmasını istedim. Hiç itiraz etmeden yana çekildi.
Bu küçücük uyum canımı acıttı. Ona güvenmek istediğim anlarda, güvenmemek için bildiğim her şeyi de hatırlıyordum.
Ekin, lambayı yerinden kaldırmadan yansıtıcı levhasını çevirdi. Işık bağın üstüne yandan vurdu. Gevşek ucun yakınında, kumaşın içine gömülmüş iki paralel ezik belirdi. Bağın görünen sarımı o eziklerin üzerinden çapraz geçiyordu.
“Bu izler eski bir sarımdan kalmış olabilir,” dedi Ekin. “Ama ne zaman oluştuğunu buradan söyleyemem.”
“Ölçebilir misin?”
“Ucuna dokunmadan, evet.”
Ekin levhanın kenarındaki cetveli bağına değdirmeden yaklaştırdı. Sayıları ben kayıt yaprağına geçirdim. Kael Varen okumayı izledi; tek bir rakam önermedi. İki ezik arasındaki uzaklığı ikinci kez ölçtüğümüzde değer değişmedi.
“Dış bağın önce kayıtlı yönde sarılmış olması mümkün,” dedim. “Sonra biri tersine çevirmiş olabilir.”
“Bağı çözmüş olması da mümkün,” dedi Kael Varen.
Başımı kaldırdım. “Bunu biliyormuşsun gibi söyleme.”
“Bilmiyorum.”
Ekin cetveli indirdi. Odanın sessizliği, cevabın çevresinde genişledi. Kael Varen masanın karşısına geçti; kutuya yaklaşmadı.
“Tanık nüshası hâlâ içeride,” dedi. “Ses iziyle bağımsız karşılaştırma yapabilmemiz için çıkarılması gerekecek. Bu dış bağın durumunu kayda geçirmeden kutuyu açamayız.”
“Ben de bunu söylüyorum.”
“Ben başka bir şey de söylüyorum.” Bakışını üzerimden kaçırmadı. “Kutu açılmadan önce dışarıdan bir tanık daha çağırmalıyız.”
“Elimizde Ekin var.”
“Bağı kendi kutusuna o sardı. Değişmediğini söyleyebilecek kişi o; değişmişse incelemeye katılan kişi de yine o olacak.”
Ekin’in yüzü gerildi, fakat karşı çıkmadı. Kael Varen’in gerekçesi doğruydu. Beni öfkelendiren doğruluğu değildi; devamında ne söyleyeceğini sezmemdi.
“Kutuyu götürmeyi düşünüyorsun,” dedim.
“Hayır. Buraya birini getirmeyi düşünüyorum.”
“Bunu önce benimle kararlaştırmadan mı?”
Kael Varen bir an sustu. “Sana söylemeden kimseyi çağırmadım.”
“Sormadım. Düşünürken beni nereye koyduğunu soruyorum.”
Ekin, levhayı masanın boş ucuna bıraktı. “Bağın çizimini bitireceğim,” dedi ve sırtını bize dönüp yaprağın başına geçti. Gidecek başka bir yer aramadı; kutunun yanında nöbet tutmayı sürdürdü.
Kael Varen sesini alçalttı. “Mühürlü nüshada annenin talimatından farklı bir emir varsa onu da görmen gerekecek. Böyle bir şey çıkarsa seni korumak için önceden hazırlıklı olmam gerektiğini düşündüm.”
“Benden mi?”
“Emrin sonuçlarından.”
Aramızdaki masa birden çok dar geldi. Parmaklarımı kayıt yaprağından çektim. “Bana haber vereceğine söz verdin. Haberi verip arkasından çoktan hazırlanmış bir yolu önüme koyarsan, karar yine benim olmaz.”
“Hazırlanmakla karar vermek aynı şey değil.”
“Senin hazırlığın başkalarının kapısını çalabiliyor, Kael Varen. Benimki yalnızca bu masada kalıyor.”
Sözlerimin onu incittiğini gördüm. İncitmek istemiştim de. Bunu fark etmek, öfkemi hafifletmedi.
“Üzerinde yetki mührüm yok,” dedi. “Bir emir veremem. Ama biri bu nüshayı değiştirdiyse seni tehlikeden uzak tutma isteğimi de yok sayamam.”
“Beni uzak tutma. Yanımda dur.”
Bunu söylerken ona doğru bir adım attığımı ancak durduğumda anladım. Kael Varen bakışlarını yüzümde tuttu; elini uzatmadı.
“Yanında durmamı gerçekten istiyor musun?” diye sordu.
“Evet. Ama benim yerime karar vermeden.”
“Elini tutabilir miyim?”
Başımı salladım. Avucumu onun avucuna bıraktığımda parmaklarını kapattı; sıkmadı. Kutunun karşısında, Ekin’in kaleminin kâğıda sürtünüşünü dinleyerek öylece kaldık. Onun elini tutmak meseleyi çözmüyordu. Elimi çekmek zorunda olmadığımı bilmekse konuşmayı sürdürmemi sağladı.
“Bir tanık daha çağrılacaksa önce kim olduğunu öğreneceğim,” dedim. “Kutu buradan çıkmayacak. Kâğıt da. İkinci mühür kapalı kalacak.”
“Buna uyacağım.”
“Ve iade kaydının aslındaki işareti görmeden kâğıttaki çentiklerin neyi gösterdiğini ilan etmeyeceğiz.”
“Evet.”
Ekin başını çevirdi. “Lif için de aynı sınır geçerli. Mührün altına girip girmediğini yerinden oynatmadan gösterecek bir yöntem bulamadım. Buldum diyene kadar dokunmayacağız.”
Kayıt yaprağındaki son çizgiyi tamamladı, ardından kalemini bıraktı. “Şunu görmeniz gerekiyor.”
Ekin bağı kaldırmadı. Lambanın yansıtıcısını biraz daha çevirdi. Gevşek ucun altında kalan eziklerden birinin hemen yanında, kumaşa basılmış küçücük bir tarih görünür oldu. Eğilip okudum. Tasfiye gecesinden bir gün öncesine aitti.
Kael Varen’in eli elimde hareketsiz kaldı. “Kutunun dış bağına tarih basılır mı?”
“Ben basmadım,” dedi Ekin. “Kutuyu mühürlediğimde orada da değildi.”
Sonra parmağını kumaşa değdirmeden, tarihin altındaki ikinci satırı gösterdi. Soluk mürekkepte yalnızca iki kelime seçiliyordu:
Ek bölüm hazır.