Arven evindeki masanın üstünde koyu iz ilerlemeyi bıraktığında, levhanın altından gelen son sözcük hâlâ kulağımdaydı: *Getirmeyin.* Ekin Sorel’in elleri kâğıdın üzerinde, boşlukta asılı kaldı. Kael Varen kapı eşiğinden ayrıldı, fakat masaya yaklaşmadı.
“Kim söyledi?” diye sordum.
Levhanın altından cevap gelmedi.
Ekin Sorel kâğıda eğildi. “Az önceki ses, duyduklarımızdan hiçbirine benzemiyordu. Ama benzememesi ayrı bir ses izi olduğunu kanıtlamaz. Levha sesi değiştirmiş olabilir.”
“Tanık nüshanı getirmemeni istiyor.”
“Öyle söyledi.” Ekin Sorel başını kaldırdı. “Benim ne yapmam gerektiğini söylemedi.”
Kael Varen’in bakışı ona çevrildi. “Kutun nerede?”
Ekin Sorel kutunun yerini tarif edince Kael Varen hemen, “Yalnız gitme,” dedi.
Sözleri beni kâğıttaki izden daha hızlı yerimde durdurdu. “Gitmesine engel mi olacaksın?”
“Soru sordum.”
“Ardından karar verdin.”
Kael Varen’in çenesi gerildi. Ekin Sorel ikimizin arasına bakıp sandalyesini hafifçe geriye çekti. Bu kez susmasına minnettardım. Kael Varen’le konuşurken bir tanığa değil, birbirimizin yüzüne ihtiyacımız vardı.
“Bu nüsha gelmeden sesi doğrulayamayız,” dedim. “Asıl iade kaydını görmeden de işaretlerin aynı olduğunu söyleyemeyiz. Bir ses bize ikisinden birini yasakladı diye durmayacağım.”
“Ben de durmanı istemiyorum. Kutudan çıkacak şeyin burada neyi harekete geçireceğini bilmiyoruz.”
“Öyleyse bunu söyle. Ekin Sorel’in yolunu kesmeye hazırlanma.”
Kael Varen bir adım yaklaştı. “Beni kapıda görünce hep en kötüsünü bekliyorsun.”
“Çünkü neyi bildiğini öğrenmek için seni sıkıştırmak zorunda kaldım.”
Bu kez itiraz etmedi. Sessizliği, söyleyebileceği bütün savunmalardan ağırdı. Gözlerimi kaçırırsam onu bağışlamış olacaktım; bakmaya devam edersem birazdan söyleyeceği şeyden korkuyordum.
“Emirde adını gördüğüm gün,” dedi alçak sesle, “sana anlatmadığım kısmı seçtim. Sonra da bunu seni korumak sanarak tekrar tekrar yaptım. Şimdi aynı şeyi yapmamı beklemekte haklısın.”
Ekin Sorel başını çevirdi. Kael Varen’in böyle konuştuğunu onun önünde hiç duymamıştım.
“Peki şimdi?” diye sordum.
“Şimdi neyin getirileceğine seninle birlikte karar vereceğim. Haber bana ulaşırsa önce sana söyleyeceğim. Kâğıt da burada kalacak.” Bakışı masadaki koyu çizgiye kaydı. “Ama korktuğumu saklamayacağım.”
İtirafı, öfkemin yerini hemen değiştirmedi. Yalnızca öfkenin altında onun da durabileceği kadar yer açtı. Elimi uzatmadım; önce soruyu sordum.
“Bana sarılmanı istesem, sonra yine karşı çıkabilecek miyim?”
“İstediğin kadar.”
“Öyleyse gel.”
Kael Varen yanıma geldiğinde ellerini belime koymadan önce bir an bekledi. Başımı salladım. Kolları çevremde kapandı; yanağım boynuna değdi. Kapı eşiğindeki mesafeyi hâlâ bedenimde taşıyordum. Ona yaslandıkça o mesafe azaldı, ama masadaki kâğıt kaybolmadı. Kael Varen’in parmakları sırtımda hareketsiz kaldı; beni bir yöne çevirmeye çalışmadı.
Yüzümü kaldırdığımda gözlerime baktı. Öpüşmek istediğimi söylememe fırsat verdi; “Evet,” dediğimde dudakları dudaklarıma değdi. Kısacık bir öpücük değildi. Yine de ilk geri çekilen ben oldum. Kael Varen beni bırakmadı; ben de bırakmasını istemedim. Alnımı onun alnına dayayıp birkaç nefes öyle kaldım.
Ekin Sorel’in sandalyesi usulca gıcırdadı. “Şuna bakmanız gerekiyor.”
Kael Varen’le aynı anda döndük. Ekin Sorel, kâğıda değil, levhanın üçüncü oyuğundaki bağa bakıyordu. Yaklaşınca koyu lifin üç turu arasında serbest kalan ucu gördüm. Uç, hiçbirimiz dokunmadığımız hâlde öteki iki turun içinden yavaşça sıyrılıyor, sonra geriye çekiliyordu.
“Önce turları sayıp çizmiştim,” dedi Ekin Sorel. “Serbest ucun hangi taraftan çıktığını kaydetmedim. Şimdi görebiliyorum: sağdan sola dolanmış.”
“Bu neyi değiştiriyor?”
“Tanık kutumun dış bağını ben soldan sağa üç turla kapattım. Kutunun içindeki mühür ayrı; dış bağının yönünü kayda da geçirmiştim.” Yutkundu. “Buradaki bağ, onunkinin tersinden yapılmış.”
“Senin bağını bilen biri mi?” dedim.
“Belki. Üç turu başka bir yerden öğrenmiş de olabilir. Kutuyu görmeden bunu söyleyemem. Ama ek bölümü yerleştirenin bağa bakmış olabileceğini artık araştırmalıyız.”
Kael Varen elini liften uzak tuttu. “Hareket nereden geliyor?”
“Serbest uçtan mı, taş yuvadan mı, bunu dokunmadan ayıramıyorum. İkinci mührün altına girip girmediğini de hâlâ bilmiyoruz.” Ekin Sorel yeniden doğruldu. “Açmayacağız.”
Masanın yanına döndüm. Kâğıttaki çizgi durmuştu; ne ilerleyişini silmeye ne de işaretin yönünü ezberime güvenerek hükme bağlamaya niyetim vardı. “Nüshayı getireceğiz,” dedim. “Önce kendi kutusundaki mührün ve dış bağın durumunu kaydedeceğiz. Sonra ses izini, burada duyduklarımızdan ayrı karşılaştıracağız. Levhanın yanına açılmış bir nüsha koymayacağız.”
“İade kaydının aslı?” diye sordu Ekin Sorel.
“Bu kâğıt burada kalacak. Aslına gittiğimizde işaretin yönünü orada inceleyeceğiz; hatırladığımız şekle göre karar vermeyeceğiz.”
Kael Varen bana baktı. “Kutuyu almaya Ekin Sorel’le ben gidebilirim.”
“Henüz değil.” Kael Varen’in yüzünde bir anlık sertlik belirdi. “Önce buradaki izin ölçüsünü yeniden kaydedeceğiz. Sen de gidersen dönüşte gördüklerini kapıdan girmeden bana söyleyeceksin.”
“Tamam.”
Kalemi almak için kâğıda eğildim. Çizginin bittiği yerde küçücük, kuru bir kül tanesi duruyordu. Elimi durdurdum. Tanenin altında, daha önce boş görünen yatay çizginin ucunda ikinci bir çentik açılıyordu. Ekin Sorel’e göstermek üzere başımı kaldırdığım anda levhanın altından aynı yabancı ses geldi.
“Dış bağ çözülmüş.”