“Hayır,” dedim levhanın altına. Sesimin bana ait olduğundan emin olmak için boğazımı temizledim. “Sen söylediğin için iadeyi açmayacağız.”
Arven evinde üçümüz de yerimizdeydik. Ekin Sorel’in tuttuğu çizgili kâğıdın ucu pencereye dönüktü; Kael Varen levhayla arama girmeden yanımda duruyordu. Taşın altından cevap gelmedi. Bu sessizlik, az önce kendi sesimi oradan duymaktan daha rahatlatıcı değildi.
“İade kenarını görmem gerek,” dedi Ekin. “Ama orada yazan her şeye inanacağım için değil.”
Kâğıdı elinden almak üzere uzandım, sonra durdum. Arka yüzündeki koyu çizgi hâlâ görünüyordu; lifi oynatmadan çıkardığımız çentik kaydı da Ekin’in elinin altındaydı.
“Hatırladığın işaret tam olarak neydi?”
Ekin gözlerini kâğıttan ayırmadı. “Bir çentik. Yanında kısa bir yatay iz vardı. Bunu ses izi kaydının iade kenarında gördüm. O gece kaydı ben tuttum ama iade kenarına kimin müdahale ettiğini görmedim.”
“Öyleyse bu kâğıttakinin aynı işaret olduğunu da henüz bilmiyoruz.”
“Bilmiyoruz.” Kâğıdı pencereye doğru biraz çevirdi. “Benzerlik var. Bunu doğrulamak için kaydın aslına bakacağız; belleğime değil.”
Kael Varen kapıya baktı. Ses çıkarmadan yaptığı o hareketi artık tanıyordum: içerideki tehlikeyi hesaplarken çıkış yolunu da seçiyordu.
“Önce bu kâğıdı buradan çıkarmalıyız,” dedi.
“Ekin’in elinden alıp nereye götüreceksin?”
“Güvenli bir yere.”
“Bunun bir yer adı olmadığını ikimiz de biliyoruz.”
Yüzü kapandı. “Levhanın altındaki şey yazıyı okuyabiliyor. Seslerimizi kullanabiliyor. Burada bıraktığımız her kanıtı ona gösteriyoruz.”
“Kanıtı götürürken bana haber verecek miydin?”
“Şimdi veriyorum.”
“Ben sorunca.”
Ekin kâğıdı iki eliyle tuttu; ne birimize uzattı ne de sözümü kesti. Kael Varen’in gözleri bir an onun parmaklarına gitti. O kısa bakışta neyi hesapladığını bilmiyordum. Kâğıdın elimden alınabileceği düşüncesi bile mideme soğuk bir düğüm attı.
“Yetki mührümü teslim ettim,” dedi Kael Varen. “Sana el koyma emri veremem.”
“Bunu sormadım. Benden habersiz bir şey yapıp yapmayacağını sordum.”
Aramızda, taşın soğuk kenarından daha sert bir sessizlik uzandı. Bana yaklaşmadı. Ben de geri çekilmedim.
“Bunu düşündüm,” dedi sonunda. “Kâğıdı alıp seni buradan uzaklaştırmayı düşündüm. Sormaya vaktimiz kalmazsa ne yapacağımı hâlâ bilmiyorum.”
Dürüstlüğü canımı acıttı; çünkü onu kolayca suçlayabileceğim bir cevabı elimden alıyordu. “Beni korumak için kararımı yok sayarsan, tehlikeden önce seninle uğraşmak zorunda kalırım.”
“Biliyorum.”
“Hayır, bunu duymanı istiyorum. Burada kalıp kalmayacağıma da, annemin bıraktığı levhanın başında neyi riske atacağıma da ben karar vereceğim. Sen benim yanımda olabilirsin. Önümde duramazsın.”
Kael Varen gözlerini kaçırmadı. Bir süre sonra başını salladı. “Kâğıdı senden habersiz götürmeyeceğim.”
“Bir haber gelirse?”
“Önce sana söyleyeceğim.”
Bu sözü söylemek ona kolay gelmemişti. Benim inanmak istemem de bana kolay gelmiyordu. Yine de avucumu açıp aramızda tuttum; bu kez ondan bir şey istemek için değil, verdiği sözün yanında durabildiğimi göstermek için. Kael Varen parmaklarını avucuma koydu. Elini sıkmadım hemen. Çekip çekmeyeceğini bekledim. Çekmedi.
Ekin boğazını temizledi. “İkinizin de izniyle, kâğıdı masaya bırakmak istiyorum.”
Kael Varen’in elini bıraktım. Ekin kâğıdı düz bir yere koydu; lifin bulunduğu kıvrımın altına hiçbir şey sokmadı. Çentiğin yanındaki kısa çizgiyi işaret etti.
“Hatırladığım ayrıntı şu,” dedi. “İade kaydında yatay iz çentiğin önündeydi. Burada arkasında gibi duruyor.”
“Çünkü kâğıdın arka yüzüne bakıyoruz,” dedim.
Ekin başını kaldırdı. Kâğıdı çevirmedi; eliyle havada iki yüzün karşılığını gösterdi. “Eğer bu iz bir yüzeyden ötekine basılmışsa yönün değişmesi gerekir.”
Kael Varen masaya yaklaştı. “Basılmışsa?”
“Kesin konuşamam. Asıl kaydı ve bu kâğıdı yan yana görmeden, benzer iki işareti aynı iz sayamam.” Ekin’in parmağı çentiğe değmeden durdu. “Ama yalnızca çizilmiş bir işaret değilse, birileri iki kaydı birbirine bastırmış olabilir.”
Levhanın altındaki ses bize “iadeyi aç” demişti. İlk kez o buyruğun dışında, ellerimizle sınayabileceğimiz bir ihtimal vardı. Bunun ne zaman, kim tarafından yapıldığını bilmiyorduk.
“Özgün ses izini de getirebilir misin?” diye sordum Ekin’e. “Bu şeyin kullandığı sesle değil, tasfiye gecesi alınan bağımsız kayıtla karşılaştırmamız gerekiyor.”
Ekin kâğıttan uzaklaştı. “Tanık nüsham mühürlü kutumda. Önce onu getireceğim. Kayıtta üçüncü bir ses duyuluyorsa, kimin sesi olduğunu ancak o zaman araştırabiliriz. Hatırladıklarımla bir isim vermeyeceğim.”
“Peki ek bölümü kim bağladı?”
“Buna dair bir tanık bulmadan bilemeyiz.” Kael Varen levhaya baktı. “Ben geldiğim gece görmediğimi söyleyebilirim. Ne zaman eklendiğini değil.”
“Lif mührün altına girdi mi?” dedim.
Ekin başını iki yana salladı. “Dışarıdan baktığımız yer bunu göstermiyor. Mühre ya da life dokunmadan görebileceğimiz bir yol bulana kadar kapalı kalacak.”
Üç ayrı bilinmez, masanın çevresinde bizimle birlikte duruyordu. Yine de artık hangi soruyu nerede arayacağımızı biliyorduk. Ekin tanık nüshasını getirecek; sonra iade kenarındaki asıl işareti inceleyecektik. Kael Varen kapıya doğru yürüdüğünde peşinden gitmedim. Eşikte durup beni bekledi.
Tam o sırada masadaki kâğıt kıpırdadı. Pencere kapalıydı. Ekin iki elini de kaldırmıştı.
Çentikten yatay çizgiye doğru ince, koyu bir iz yürüdü ve durdu. Ardından levhanın altından, bu kez hiçbirimizin sesine benzemeyen kısık bir fısıltı geldi:
“Tanık nüshasını getirmeyin.”