İçeriğe geç

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 14 · 3 dk okuma

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 14

İade İşareti

Kâğıdın arkasındaki koyu çizgi uzarken Kael Varen’in elini bıraktım. Arven evinde, devir levhasının önünde Ekin Sorel hâlâ kâğıdı çevirmeden tutuyordu; levhanın altından az önce onun sesiyle konuşan şey ise susmuştu.

“Durdurabilir misin?” diye sordum Ekin’e.

“Ben yapmıyorum.”

Çizgi kâğıdın alt kenarına varmadı. Ucu ikiye ayrıldı, kısa bir çentik oluşturdu ve orada kaldı. Ekin nefesini verince kâğıt hafifçe titredi. Lekeyi ona ait sanmak istedim: parmağındaki mürekkep, eski bir kat izi, gözümüzün seçemediği sıradan bir kir. Ama çizginin başladığı yer, hiçbirimizin dokunmadığı orta kısımdı.

Kael mühürden uzak duran yerini değiştirmedi. “Kâğıdı levhaya yaklaştırma.”

“Yaklaştırmayacağım,” dedi Ekin. “Önce bulunduğu yeri kaydetmem gerek.”

Boş eliyle cebinden küçük defterini çıkardı. Kâğıdı aynı yükseklikte tutarken yazması güçtü; defteri alıp açtım. Ekin’in söylediği ölçüleri, çizginin yönünü ve ucundaki çentiği yazdım. Ardından kâğıdın hangi yüzünün bize dönük olduğunu ekledim. El yazımın titremesi hoşuma gitmedi. Sayfayı yırtıp yeniden başlamak istedim, yapmadım. Titreme de o anda gördüklerimin bir parçasıydı.

“Ek yerini de anlat,” dedim.

Ekin başını kaldırdı. “Üçüncü oyuğa yerleştirdiğim lifin ucunu düz kesmiştim. Şimdiki ek, o kesik uca dolanmış. Üç tur var; son tur ötekilerden dar. Yeni bölüm taş yuvanın kenarına gidiyor. Kenardan sonra nereye gittiğini görmedim.”

Yazdım. Ona metni sesli okudum; “dolanmış” sözcüğünü “bağlanmış” diye düzeltmemi istedi. İkimiz de onun gördüğüyle benim çıkardığım sonucu ayırmaya çalışıyorduk. Kimin bağladığını söylemedi. Söyleyemezdi.

“Şimdi çevir,” dedim.

Ekin, kâğıdı levhadan uzaklaşarak yavaşça çevirdi. Ön yüzdeki yazı yerindeydi: bana göstermeden yazdığı cümle. Koyu çizgi arkadan seçilmiyordu. Kâğıdı pencereye doğru kaldırdığında ise ön yüzde, yazının altına denk gelen yerde ince bir basınç izi gördüm. Mürekkep yoktu; sanki görünmeyen bir uç kâğıda bastırılmıştı.

“Bunu yazarken bastırdın mı?”

“Hayır.” Ekin kâğıdı indirdi. “Ama benim sözümle yetinme.”

Bunu duyunca Kael’e baktım. O da bana bakıyordu; yüzünde korkudan daha rahatsız edici bir şey, bildiği bir ayrıntıyı söylemeye hazırlanırken aldığı o ölçülü ifade vardı.

“Ne biliyorsun?”

“Liya—”

“Ölçüp biçmeden söyle.”

Ekin defterini elimden aldı. “Çizginin taslağını çıkaracağım,” dedi ve levhadan uzaklaşıp pencerenin yanında durdu. Bize sırtını dönmedi; yalnızca konuşmamıza yer açtı.

Kael bana yaklaştı, fakat aramızda bir adım bıraktı. “Eve girdiğim gece üçüncü oyuktaki lifi gördüm. Kesik ucu seçiliyordu. Taş yuvaya uzanan ek yoktu.”

Defterdeki satıra baktım. Ekin’in düz kestiği uç. Kael’in gördüğünü söylediği aynı uç.

“Bunu ne zamandır bana söylemiyorsun?”

“Lifi bulduğumuzdan beri.”

“Günlerdir ekin ne zaman yerleştirilmiş olabileceğini daraltabilecek bir bilgin vardı.”

“Gördüğümün önemli olduğundan emin değildim.”

“Bana söylemeden buna sen karar verdin.”

Kael’in çenesi gerildi. “Eve izinsiz girdiğim gece gördüm. Söylersem, o eklemeyi de benim yaptığımı düşüneceğinden korktum.”

“Öyle düşünsem sorardım. Şimdi ne düşüneceğimi ise sen belirledin.”

Sözlerim aramızda kaldı. Kael savunmaya geçmedi. Bu, öfkemi azaltmadı; onu daha açık görmeme yol açtı. Bana güvenmesini istiyordum. En çok da yanımda dururken benden gerçeği saklamamasını.

“Bana bak,” dedi alçak sesle. Baktım. “Sana kendi aleyhime olanı da söyleyeceğim. Bir daha senin adına karar vermeyeceğim.”

“Bunu daha önce de yapabilirdin.”

“Evet.”

O tek sözcükle ellerimdeki gerginlik gevşedi. Ona yaklaşmamı beklemedi. Ben bir adım attım; aramızdaki mesafeyi kendim kapattım ve kollarımı boynuna doladım. “Şu an sana kızgınım,” dedim.

“Biliyorum.”

“Yine de burada kalmanı istiyorum.”

Kael kollarını belime sardı. Başımı omzuna koyduğumda kalbinin hızlı attığını duydum. Beni sakinleştirmek için tutulmuş bir kucak değildi bu; ikimiz de birbirimizi bırakmak istemiyorduk. Yüzümü kaldırdım. Dudakları alnıma değmeden önce gözlerime baktı; yaklaşmasına izin verdiğimde beni öptü. Ardından ben onu öptüm, kısa ve tereddütsüz. Geri çekildiğimde alnını benimkine yasladı.

“Ekin burada,” diye fısıldadım.

“Farkındayım.”

İstemeden gülümsedim. Sonra levhayı hatırlayıp kollarımı indirdim. Kael de beni bıraktı.

“Üçüncü sesin sahibini bu kâğıda bakarak belirleyemeyiz,” dedim. “Tasfiye gecesinden kalan özgün ses iziyle, buradaki sesi birbirinden bağımsız kayıtlarla karşılaştırmamız gerek. İkinci mühür kapalı kalacak.”

Ekin defterini çevirdi. Ek yerini üç turuyla çizmiş, altına benim söylediklerimi yazmıştı. “Taş yuvanın kenarını da mühürü oynatmadan incelemenin yolunu arayacağım,” dedi. “Bugün daha yakınına bir şey sokmam.”

Sonra kâğıdın arkasını gösterdi. Çizginin ucundaki çentiği kendi çiziminin yanına koydu; defterdeki üç dar turun sonuncusuyla aynı biçimde kıvrılıyordu.

“Bu rastlantı olabilir,” dedi. “Ama şu işareti tanıyorum.”

“Nereden?”

“Tasfiye gecesi ses izi kaydımın iade kenarında vardı. Ben koymadım.”

Kâğıdı elinden almadım. Çentik Ekin’in parmakları arasında dururken levhanın altından, hiçbirimizin o gece henüz söylemediği iki sözcük yükseldi. Ses bu kez benimkine benziyordu:

“İadeyi aç.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.