İçeriğe geç

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 13 · 4 dk okuma

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 13

Kâğıdın Arkası

Ekin Sorel’in son sözünden sonra, devir levhasının önünde üçüncü oyuğa baktım. Koyu lifin ince ucuyla taş yuvaya uzanan kalın kısmı arasındaki ek yeri artık gözümden kaçmıyordu. Kael Varen yanımda hareketsiz duruyordu; elleri ikinci mühürden uzaktaydı.

“Bunu kim yapmış olabilir?” diye sordum.

“Buradan bir ad çıkaramam.” Ekin Sorel eğilmeden ek yerini işaret etti. “Ama hangi parçanın önce konduğunu söyleyebilirim. Benim bıraktığım lif üçüncü oyukta bitiyordu. Şu kalın parça ona sonradan bağlanmış.”

Kael Varen, “Bağlayan kişi mühre ulaşmış mı?” dedi.

Asıl duymak istediğim de buydu. Lifin taş yuvanın kenarında kaybolduğu noktaya baktım. Orada mühürle arasında ne kadar boşluk bulunduğunu göremiyordum.

Ekin Sorel cevap vermeden önce elindeki ince kalemi kapattı. “Bilmiyorum. Sökmek bir yana, ucunu çekmek bile izi değiştirebilir. Bir şeyi öğrenmiş gibi görünürüz; sonra öğrendiğimizin bizim yaptığımız değişiklikten kaynaklandığını ayırt edemeyiz.”

Kalemin kapağı avucunda küçük bir çıt sesi çıkardı. O sesin ardından levhanın altından konuşma gelmesini bekledim. Gelmedi. Sesin susması beni rahatlatmıyordu; hangi anı seçtiğini bilmemek, söylediği her şeyden daha güçtü.

“Üçüncü sesin kime ait olduğunu öğrenmeden açmayacağız,” dedim.

“Buna ben de söz verdim,” dedi Kael Varen.

Ona baktım. Mühre uzanmamıştı; yine de gözleri taşın kenarından ayrılmıyordu. Ne görebildiğini soracakken Ekin Sorel araya girdi.

“Sesi sorgulayabilirsiniz. Fakat cevaplarını delil sayamazsınız. Doğru söylediğini henüz sınamadık.”

“Öyleyse bildiği bir şeyi sınayalım,” dedim. “Benim bilmediğim bir şeyi.”

Ekin Sorel’in yüzü gerildi. “Senin bilmediğin, benim bildiğim bir şey mi?”

“Evet. Bunu önce Kael Varen’e yazın. Ben görmeyeyim.”

Kael Varen başını kaldırdı. “Ses bana cevap vermemişti.”

“Bana verecek. Sizin yazdığınız şeyse benden çıkmış olamaz.”

Ekin Sorel bir an düşündü, sonra cebinden katlanmış küçük bir kâğıt çıkardı. Levhanın bulunduğu yerdeki dar masaya geçti. Ben gözümü duvardaki tek uzun çatlaktan ayırmadım. Kâğıdın açılışını, kalemin üstünde gezinişini duydum. Ardından bir kat sesi geldi.

“Hazır,” dedi Ekin Sorel.

Kael Varen masaya gidip kâğıdı aldı. Soruyu ya da cevabı öğrenmek için yüzüne baktım; okumayı bitirdiğinde hiçbir şey söylemedi. Kâğıdı katlı hâlde tuttu.

“Yazdığınız şey,” dedim Ekin Sorel’e, “ses izi bırakabilecek kadar yakın zamanda söylenmiş bir söz olmasın.”

“Söz değil.”

İçimdeki düğüm sıkılaştı. Bu, sınamayı daha temiz kılıyordu; aynı zamanda sonucundan saklanabileceğim bir yeri eksiltiyordu.

Üçüncü oyuğun karşısına geçtim. “Ekin Sorel’in kâğıda yazdığı şey nedir?”

Levhanın altından hafif bir sürtünme yükseldi. Sonra ses benim tonumla, acele etmeden konuştu:

“Sol başparmağındaki yanığın günü.”

Refleksle Ekin Sorel’in eline baktım. Başparmağı kapalı kalemin üzerinde duruyordu; derisindeki soluk izin ne zaman oluştuğunu elbette bilmiyordum.

“Doğru mu?” diye sordum.

Kael Varen kâğıdı açtı. İkimizin de görebileceği biçimde tuttu. Ekin Sorel’in yazısı üç sözcüktü: *Başparmağımı yaktığım gün.*

“Günü söylemedi,” dedi Kael Varen hemen. “Kâğıttaki cümleyi başka türlü kurdu.”

Haklıydı. Kâğıtta bir tarih yoktu; ses, yazılanı olduğu gibi okumamıştı. Bunu da not etmeliydik. Kolay bir zafer aradığım için ayrıntıyı atlamak üzereydim.

“Yanığı ben görmedim,” dedim. “Gününü de bilmiyorum. Kâğıdı göstermediniz.”

“Göstermedim,” dedi Kael Varen.

Ekin Sorel kâğıdı onun elinden almadı. Bakışları üçüncü oyuktaydı. “Yine de bu, sesin sahibini göstermez. Yazıyı mı aldı, benim aklımdan mı aldı, bilmiyoruz.”

Sesin bana, orada duran birinin bilip benim bilmediğim şeye cevap verebilmesi yeniydi. Şimdiye dek kendi içimde sakladığım sözcüğü duyunca yalnızca bana uzandığını sanmıştım. Ekin Sorel’in yazdığı cümle, o rahatlatıcı sınırı ortadan kaldırmıştı.

Kael Varen yanıma geldi. Dirseğimin yakınında durup “Devam etmek istiyor musun?” diye sordu.

“İstiyorum.” Nefes aldım. “Ama artık söylediği bir adın da yeterli olmayacağını biliyorum.”

“Bir ad verirse başka bir yerden doğrularız.”

Bu kez elim onun elini aradı. Parmaklarını tuttum; sıkmamı beklemeden elini kapattı. Mühre daha yakından bakmak için değil, olduğum yerde kalabilmek için yapmıştım bunu. Kael Varen’in eli sıcaktı. Ekin Sorel kâğıdı katlarken onu bırakmadım.

“Lifi kimin eklediğini araştıracağız,” dedim. “Ek yerini burada gördünüz. Bunun nasıl bağlandığını kayda geçirebilir misiniz?”

“Gördüğüm kısmını, evet.” Ekin Sorel kalemini yeniden açtı. “Altına girip girmediğini gördüğümü yazmam. Bunu güvenli biçimde anlayacak bir yol bulana kadar mühür kapalı kalmalı.”

Kael Varen’le birbirimize baktık. Söylenmesi gereken kararı Ekin Sorel bizim yerimize vermemişti; zaten verdiğimiz sözün sınırını açıkça çizmişti. Elini bir kez daha sıktım.

“Kapalı kalacak,” dedim.

Ekin Sorel kâğıdın boş yüzüne ek yerinin biçimini çizmeye başladı. Kalemin ilk çizgisinde üçüncü oyuktan bir ses yükseldi. Bu kez benim sesim değildi.

Ekin Sorel kalemini kaldırdı. Önce ona, sonra Kael Varen’e baktım. Levhanın altında taş yerinden oynamamıştı; lif de aynı yerdeydi.

“Ekin,” dedi ses, onun sesini kullanarak, “kâğıdın arkasına bakma.”

Ekin Sorel kâğıdı çevirmedi. Kat yerinin altından, az önce boş olduğunu gördüğüm arka yüzde, koyu bir çizgi ağır ağır belirmeye başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.