İçeriğe geç

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 12 · 4 dk okuma

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 12

Sonradan Eklenen Lif

Levhanın altından gelen son sözün ardından Kael Varen bana değil, koyu lifin taş yuvaya vardığı yere baktı. Arven evinde çıt bile çıkmıyordu. Benim sesimle söylenen cümle hâlâ kulaklarımdaydı: *Ekin Sorel beni tanır.*

“Buna inanıp mührü açmayacağız,” dedim.

“Hayır.” Kael Varen elini taş yuvadan uzak tuttu. “Ama Ekin Sorel’e soracağız.”

Koyu lif üçüncü oyuktan çıkıyor, ikinci mührün oturduğu taşın kenarında gözden kayboluyordu. Bir uç görüyordum; nereye bağlandığını bilmiyordum. Onu yerinden ayırmadan nasıl tarif edeceğimi düşündüm. Kâğıda bir çizgi çekmek kolaydı, fakat Ekin Sorel’in görmesi gereken şey belki de lifin taşa değdiği o küçücük aralıktı.

“Buraya gelmesini isteyelim,” dedim. “Gördüğümüzü anlatırken yanlış bir şey söylemek istemiyorum.”

Kael Varen, “Tanık kaydındaki çağrı adresini biliyorum,” dedi. “Ona haber bırakıp dönebilirim.”

Dönmeyebileceğini söyleyen hiçbir şey yoktu. Yine de onun kapıdan çıkıp beni bu sesle baş başa bırakması düşüncesi, levhanın önünde ilk kez gerçekten üşümeme yol açtı. Kael Varen yüzümdeki değişimi gördü; bekledi.

“Git,” dedim. “Ben mühre dokunmayacağım.”

“Bunu senden istemedim.”

“Biliyorum. Yüksek sesle kendime söyledim.”

Kapıya kadar onunla yürüdüm. Dışarı çıkmadan önce durdu. Aramızdaki mesafeyi kapatmadı, yalnızca elini avucu yukarı dönük biçimde uzattı. Elimi bir anlığına eline bıraktım. Parmaklarını kapattığında, gitmemesi için tutmakla gitmesine izin vermek arasındaki farkı ikimiz de hissettik. Önce ben bıraktım. Kael Varen sokağa çıkınca kapıyı örttüm ve levhanın yanına döndüm.

Ses yeniden gelmedi.

Beklerken kandilin fitili kısaldı. Ben de lifin önünde diz çöktüm. Taşın yüzeyindeki ince gölgeye bakarken dudaklarımı kıpırdatmamaya dikkat ettim. Kendimi sınamak istemiyordum; mührün altında biri varsa ona bir sözcük daha vermek istemiyordum. Ekin Sorel’in adını zihnimde birkaç kez kurdum. Sessizliğin sürmesi, zihnimden geçenleri işitmediği anlamına gelebilirdi. Bundan fazlasını bildiğimi iddia edemezdim.

Kapı açıldığında ayağa kalktım. Kael Varen içeri girdi; ardından Ekin Sorel eşikten geçti. Kael Varen gelmeden önce onu neye çağırdığını bilmiyordum. Ekin Sorel’in gözü önce bana, sonra levhanın altındaki açık boşluğa kaydı.

“Lif yerinde mi?” diye sordu.

Bu soruyu soruş biçimiyle içimdeki soğuk başka bir şeye dönüştü. Henüz ona liften söz ettiğimizi duymamıştım.

“Gördüğümüz yerde,” dedim. “Onu nereden biliyorsunuz?”

Ekin Sorel yanıt vermek yerine önümüzde çömeldi. Eteğinin cebinden küçük, düz bir ayna çıkardı. Aynayı taş yuvanın yanına, life değdirmeden tuttu. Lifin gördüğümüz ucu aynada da karanlıktı; taşın kıyısına vardığı yerde ise yansıması kesiliyordu.

“Bu soruya birazdan döneceğim,” dedi. “Önce şunu bilmeniz gerek: Mührü söküp sonra ses izine bakamazsınız.”

“İz silinir mi?”

“Kesin olarak söyleyemem. İz lifin mührün altında kalan bölümündeyse, taşı kaldırdığınızda lif de çekilebilir. Taşta kalıyorsa açığa çıkar. Hangisinin olacağını anlamadan mührü sökmek, elinizdeki tek izi değiştirmek demek.”

Kael Varen, “O hâlde burada, sökmeden tespit yapabilir misiniz?” diye sordu.

Ekin Sorel aynayı indirdi. “Sesin çıkış yönünü sınayabilirim. Sahibinin kim olduğunu yalnızca bir yön göstermez.”

İstediği gibi levhanın karşısında durdum. Ekin Sorel aynayı önce üçüncü oyuğa, sonra ikinci mührün taş yuvasına çevirdi. Kael Varen kandili onun gösterdiği yerde tuttu; ışık aynadan yansıyarak oyuk boyunca dar bir çizgi oluşturdu.

“Bir sözcük söylemeniz gerekecek,” dedi Ekin Sorel.

Levhanın altında birinin bunu beklediğini düşündüm. “Başka yol yok mu?”

“Şimdi kullandığım yöntem için yok. İstemiyorsanız dururuz.”

Kael Varen kandili indirmedi. Kararı bana bıraktığını göstermek için de konuşmadı. Sesimin levhadan bir kez daha çıkmasını istemiyordum, ama Ekin Sorel’in önünde susarsam onun söylediklerini de sınayamamış olacaktık.

“Tek bir sözcük,” dedim. “Sonra duracağız.”

Ekin Sorel başını salladı.

“Kıyı.”

Aynadaki ışık üçüncü oyuğun içinde bir an titredi. Taş yuvanın kenarı karanlık kaldı. Levhanın altından benim sesim yükseldi.

“Kıyı.”

Kael Varen kandili sabit tutuyordu. Ekin Sorel aynayı çekince titreme bitti.

“Ses üçüncü oyuktan geliyor,” dedi. “Lifin taş yuvasına uzanması, kaynağın mührün altında olduğunu kanıtlamıyor.”

“Söken biri bunu nasıl öğrenir?” diye sordum.

“Mühür açıldıktan sonra belki öğrenir. Ama biraz önce söylediğim gibi, o zaman gördüğü iz artık bu iz olmayabilir.”

Ekin Sorel ayağa kalktı. Ona ilk sorumun yanıtını vermesi için beklediğimi görüyordu. Levhaya bakarken yüzündeki dikkat değişti; lifin ucunu değil, onu oraya getiren elleri hatırlıyor gibiydi. Ne hatırladığını bilemezdim. Bana söylemesini istedim.

“Ses sizin tanıdığınızı söyledi.”

“Duyduğunuz şeyin doğru söylediğini henüz bilmiyoruz,” dedi Ekin Sorel. “Ama lif hakkında bildiğinizden fazlasını biliyorum.”

Kael Varen kandili masaya bıraktı. “Ne kadar fazlasını?”

Ekin Sorel bu kez doğrudan bana baktı.

“O lifi üçüncü oyuğa ben yerleştirdim.”

Sözleriyle birlikte gözüm yeniden taş yuvanın kenarına gitti. Ekin Sorel’in koyduğu bir lif, neden ikinci mühre kadar uzanıyordu?

“Diğer ucunu da siz mi sakladınız?” diye sordum.

“Hayır.” Ekin Sorel aynayı avucunda sıkıca tuttu. “Ben bıraktığımda lif orada bitiyordu. İkinci mühre giden kısmı sonradan biri eklemiş.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.