İçeriğe geç

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 11 · 3 dk okuma

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 11

Tanığın Tanıdığı

Levhanın altındaki ses sustuğunda Kael Varen’in kolunu bırakmadım. Az önce benim ağzımdan çıkmış iki sözcük, şimdi taşın altında bekliyordu sanki; hangimizin yeniden konuşacağını dinliyorlardı.

“Duydun,” dedim.

“Evet.”

Kael ikinci mührün bulunduğu taş yuvaya bakmadı bile. Gözleri, levhanın kenarındaki en derin oyuktaydı. Ben elimi kolundan çektim. Onun orada kalmasını istiyordum ama bunu bir mührün önünde korkudan verilmiş bir emir gibi söylemek istemedim.

“Sesimizi mi tutuyor,” diye sordum, “yoksa yalnızca benimkini mi?”

“Bunu mühre dokunmadan öğrenebiliriz.”

Masadan boş bir kâğıt alıp iki ince şerit kopardım. Birini levhanın önünde, ötekini en derin oyuğun birkaç parmak altında tuttum. Kâğıtlar kıpırdamadı. Kael bana bakarken açıkça, “Buradayım,” dedi.

Bekledik. Taş sessizdi.

Aynı sözü ben söyledim. Oyuktaki kâğıdın ucu içeri doğru hafifçe çekildi; ardından alttan benim sesim yükseldi.

“Buradayım.”

Kâğıdı düşürmemek için parmaklarımı sıktım. Kael şeridin hareketini görmüştü. Ses yalnızca kulaklarımıza gelmiyor, oyuğun içinde bir şeyi de harekete geçiriyordu.

“İkimiz de aynı sözü söyledik,” dedim.

“Evet. Yalnız seninkine cevap verdi.”

“Belki daha yakınım.”

Yerlerimizi değiştirdik. Kael levhaya benim durduğum kadar yaklaştı, ben kapıya doğru iki adım attım. Söylediği kısa bir sayı cevapsız kaldı. Ben aynı sayıyı tekrarladığımda kâğıt yine oyuğa çekildi ve taş sayıyı benim sesimle söyledi.

Kael dönüp yüzüme baktı. Bildiğimizin ağırlığı, bilmediğimizinkinden daha hafif değildi. Üçüncü ses neden benim sesimi seçiyordu?

“Bir kez daha,” dedim. “Ama bu kez ses çıkarmayacağım.”

“Liya.”

Adımı uyarı gibi söyledi. Haklıydı; levhanın neye karşılık verdiğini anlamadan ona yeni bir şey sunuyordum. Yine de ağzımı kapalı tutarsam hiçbir şey öğrenmeyecektik.

“Taşa yaklaşmayacağım.”

Bulunduğum yerde dudaklarımı oynattım: *Kal.*

Hiç ses çıkarmadım. Kael’in bakışları ağzımdaydı; odadaki tek hışırtı parmaklarımın arasındaki kâğıttan geldi. Şerit oyuğa doğru eğildi.

“Kal,” dedi levhanın altındaki ses.

Elim boşaldı. Kâğıt yere düştü.

Kael yanıma gelmedi. Önce taşla aramdaki mesafeye baktı, sonra yüzüme. “Seni işittiğini sanıyorduk.”

“Ben de.”

Ama ses çıkarmadan söylediğim bir sözcüğü işitemezdi. Dudaklarıma dokundum. Birinin benim ağzımı gördüğünü düşünmek bile korkunçtu; gördüğü yer taşın altıysa daha da korkunç.

“Belki sözcüğü seçmiyor,” dedi Kael. “Belki seni seçiyor.”

Bana bunun rahatlatıcı olması gerektiğini söylemedi. Kael’in yanında durmayı kolaylaştıran şey bazen tam da buydu: Korkumu benden önce örtmeye çalışmıyordu.

Eğilip düşen kâğıdı aldım. Ucuna oyuğun içinden koyu renkli, ince bir lif yapışmıştı. Kael’e gösterdim. Lifin bir ucu kâğıttan ayrıldı; öteki ucu levhanın kenarında kaldı.

“Bunu çekmeyelim,” dedim.

“Çekmeyeceğiz.”

Kâğıdı masaya bıraktım, sonra yere çömeldim. Taş yuvanın içine elimi sokmadan, levhanın altındaki boşluğa göz hizasından baktım. Külün önceden görünür kıldığı çizginin yanında, lifin devamı vardı. En derin oyuktan iniyor, ikinci mührün basılı olduğu yuvanın kenarında gözden kayboluyordu.

Kael de çömeldi. Omuzlarımız değmedi. İkimizin de dikkatini aynı dar çizgiye vermesi, birbirimize bakmaktan daha güçtü.

“Lif oraya kadar gidiyor,” dedim.

“İkinci mührün altına girip girmediğini buradan göremiyoruz.”

“Girseydi, mührü söktüğümüzde…”

Cümleyi bitirmedim. İzin de onunla birlikte kopabileceğini düşünmek için devamını seslendirmeme gerek yoktu. Kael başını hafifçe çevirdi; yüzünde bir güvence aradığımı gördü.

“Bilmiyoruz,” dedi. “Kopacağını da, korunacağını da.”

Doğruydu. Bilmediğimiz bir şeyi kurtarmak için ikinci mührü açamazdık. Aynı nedenle onu yerinden çıkarıp sesin ne olduğunu sınayamazdık.

Ayağa kalkınca Kael de kalktı. “Ekin Sorel tespitini kaydetti,” dedim. “O geceki ses izlerini birbirinden ayırabildiyse bu üçüncü olanı tanıyabilir.”

“Onu buraya getirmeden önce elinde ne bulunduğunu söylemeliyiz.”

“Ya kayda geçirdiği ses şimdi benim sesimle konuşuyorsa?”

“Bunu da söylemeliyiz.”

Gözlerimi mührün bulunduğu yere çevirdim. Bir iz koparsa ne kaybedeceğimizi Ekin Sorel’e soracaktık. Cevabı alana kadar ikinci mühür kapalı kalacaktı. Kararı yüksek sesle verdiğimde taşın yeniden konuşmasından korktum; konuşmadı.

Kael masadaki kâğıda baktı. “Lifin ucunu saklayabiliriz. Yerinden ayırmadan.”

Kâğıdın iki yanını içe kıvırdım; lif orada, hareket edemeyeceği küçük bir aralıkta kaldı. Kael elini uzatıp kâğıdı almak yerine masanın üzerinde bana yer açtı. Daha önce benden sakladığı bir kayıt vardı. Şimdi hiçbir şeyi elimden almadan yanımda durması, söyleyebileceği herhangi bir özürden daha belirgindi.

“Giderken bunu götüreceğiz,” dedim.

En derin oyuktaki şerit bu kez elimde değildi. Yine de levhanın altından bir sürtünme duyuldu. Kael’le aynı anda döndük. Ben konuşmamıştım. O da konuşmamıştı.

Ses, benim sesimle, hiçbirimizin söylemediği bir cümle kurdu:

“Ekin Sorel beni tanır.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.