Kaan evden çıkarken arkasından sadece “Hemen dönerim,” demişti. Kapı kapanınca evin içi bir anda sessizleşti. Gerçekten tuhaf bir sessizlikti bu.
Saatin tik takları bile yankı gibi geliyordu kulaklarıma. Biraz garip hissetsem de bu kadar gerginleşmemin yersiz olduğunu söyledim kendime.
Mutfağa gidip kahve yaptım. Kupayı iki elimle kavradım. Sıcaklığı avuçlarıma yayıldı ama içimdeki huzursuzluk o sıcağı hissetmemi bile engelliyordu. Ayaklarım beni salonun camına götürdü. Dışarısı sessizdi, rüzgar hafifçe ağaç dallarını titretiyordu. Birkaç çocuk uzakta bisiklet sürüyordu, bir kadın pencereden çamaşır asıyordu. Her şey normaldi. Her şey…
O ana kadar.
Kapı zili çaldığında kupayı bırakmamıştım. Şaşkınlıkla başımı çevirdim. Beklemiyorduk kimseyi. Tereddütle yaklaştım kapıya. Göz deliğinden baktım.
Hiç kimse yoktu.
“Saçmalama Deniz,” dedim kendi kendime fısıltıyla. “Rüzgardır, ya da bir çocuk şaka yaptı.”
Tam geri dönecekken… kapı birden şiddetle sallandı. İçim dondu. Kupayı elimden düşürdüm ama sesi duyamadım çünkü aynı anda kapı büyük bir gürültüyle içeriye doğru kırıldı. Geri çekilemeden bir çift el kollarımı yakaladı.
“Hayır!” diye bağırdım, ama sesim hemen bastırıldı. Ağzım bir bezle kapatılmıştı. Gözlerim kocaman açıldı. Kendimi çırpınırken buldum. Damarlarımda adrenalin patladı. Dizimi kaldırıp tekme savurmaya çalıştım ama biri arkamdan belime bastırıyordu.
Nefes alamıyordum.
Kaan neredeydi?
“Bırakın!” demek istedim ama dudaklarım o kalın bezin altında titriyordu sadece.
Bir şey koluma saplandı.
İğne.
İnce ama acıtan bir his… ve ardından bulanık görüntüler.
“Hayır… hayır… KAAN!”
Sesim içimde kaldı.
Gözlerim yavaşça kapanırken, bedenim gevşedi. Kontrolümü kaybettim. Bilinç karardı. Ama içimde hâlâ ayakta duran bir şey vardı:
Korku değil. Öfke.
Kaan’a değil, dünyaya. Kendime. Zayıflığıma. Yine kaçırılmanın kaderime yazılmasına.
~~
Gözlerimi açtığımda etrafımdaki karanlık, içimdeki korkuyla yarışıyordu. Ellerim yukarıdan zincirlenmişti, bileklerim zonkluyordu. Ayaklarım da birbirine bağlanmıştı; hareket edemiyordum. Soğuk bir beton zeminde oturuyordum. Odaya tek bir ışık süzmesi girmiyordu, sadece taş duvarların arasından yankılanan damla sesleri vardı.
Kaçırılmıştım.
Kaan’ın evinden, güvende olduğumu sandığım o sabahın birkaç saat sonrasında, alışverişe gitmişti. Onun yokluğunu fırsat bilen o adamlar…
Siyah bir minibüs, bir iğne, ani bir karanlık. Hatırladığım tek şey buydu.
Odamda yalnızdım. Ama kafamda milyonlarca ses vardı.
"Kaan neredesin? Bu defa gerçekten yalnızım."
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu ama ağlamıyordum artık. Gözlerim kuruydu, sanki acı bile bu boşluğa alışmıştı. Kalbim hâlâ Kaan’a kızgındı, hâlâ güvenmekte zorlanıyordum ama şimdi... keşke burada olsaydı. Yalnız olmak istemiyordum.
Derken paslı demir kapı açıldı. Ayak sesleri yankılandı.
Birkaç adam girdi önce. Ardından bir başkası. Onun gelişi bile havayı değiştiriyordu. Patrondu, liderleri. Yüzünde insanı ürperten bir sırıtış vardı. Karanlığın içinden çıkan bir kabus gibi bana yaklaştı.
"Uyanmışsın, güzelim," dedi boğuk sesiyle. “Kaan seni kurtarmaz. O, kendini bile kurtaramazken seni mi düşünecek sanıyorsun?”
Sustum. Gözlerimi yere indirdim ama kalbim delicesine çarpıyordu. O konuşmaya devam ettikçe içimdeki sinir, korkuya karışıyordu.
“Beni dinle güzelim. Bu sadece bir başlangıç. Eğer bize karşı gelmeye devam edersen, burası senin mezarın olur.”
Gözlerimi ona diktim. Dudaklarım titredi ama sesi çıkmayan bir cesaretle karşılık verdim:
“Beni korkutamazsın. Senin gibi korkaklar ancak karanlıkta konuşur.”
Bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe birkaç santime inmişti. Gözleri gözlerimdeydi ama bu kez benden beklediği korkuyu bulamadı. Sinirle arkasını döndü.
Tam o anda dışarıdan bir ses geldi. Patlama.
Sonra bağrışmalar. Kurşun sesleri.
Adamlar irkildi. Patron silahına uzandı ama geç kaldı.
Kapı yeniden açıldığında Kaan oradaydı. Gözleri alev alevdi. Arkasında iki adam daha vardı. Kaan, içeri girer girmez adamı yere indirdi. Mermi sesleri yankılandı, ama artık hiçbir şey duymuyordum.
Bir süre sonra bana doğru koştu. Yüzünde o tanıdık, karışık ifade vardı. Ellerimi çözerken, “Buradayım… artık güvendesin,” dedi.
Dizlerimin üstüne düştüm. Bacaklarım tutmuyordu. Kaan beni tuttu. Gözyaşlarımı ilk kez saklamadım. Ağladım. Onun omzuna yaslanarak. Ama bu kez korkudan değil.
Bu kez, yaşadığım her şeyin ağırlığından.
Ve onun geldiğinden.