İçeriğe geç

Küller Üstünde

Bölüm 6 · 8 dk okuma

Küller Üstünde

Bölüm 6

6. Bölüm- Savaşın İçindeki Zayıflıklar

Evde tek başıma kalmıştım. Kaan’la olan son karşılaşmamın ardından, hislerim karışıktı. Kafamda bir sürü soru dönerken, vücudum hâlâ savaşın yorgunluğuyla doluyordu. Kaan’ın söyledikleri beni bir şekilde sarmıştı; “Birlikte hayatta kalmalıyız,” demişti. Ama güven? O başka bir meseleydi. Kaan’a güvenip güvenemeyeceğimi hâlâ çözemedim. Birçok kez hayatımda yalnız kalmak zorunda kalmıştım, ancak bu kez yalnızlık beni değil, dışarıdaki tehlikeler korkutuyordu. Savaş, beni Kaan’a zorla yaklaştırmıştı ama duygusal olarak mesafemizi korumak zorundaydım.

Yavaşça evin içinde yürüdüm. Gözlerim nereye odaklanacağını bilemiyordu. Her şey belirsizdi. Zihnimdeki karmaşayı dışarıya atabilmek için bir çıkış yolu arıyordum ama bir türlü bulamıyordum. O kadar çaresizdim ki, kendimi bu evin bir parçası gibi hissetmektense, bir hapis olarak görüyordum.

Gerçekten çıkmalı mıydım? Yoksa Kaan’a karşı olan bu güvensizliğimi bir kenara koyarak ona katılmalı mıydım? Her an bir tehdit, her an bir kayıp hissediyordum.

Telefonum çaldı. Ekranda tanımadık bir numara vardı. Başımı kaldırıp telefonumu elime aldım, bir an tereddüt ettim ama sonra açtım.

“Deniz, seni bekliyoruz. Bizimle olman gerek.” Ses karışıktı, tanımadığım bir ses. “Savaş büyüyor. Yanındayız.”

Telefonu kapattılar, cevapsız kaldım. Sadece bu kısa mesaj bile içimdeki kaygıyı iyice artırmıştı. Beni kim takip ediyordu? Bu kadar karanlık bir dünyada, sadece hayatta kalmaya çalışırken bir de üzerimdeki izler beni buluyor olmalıydı. Kaan’a güvenmek zorundaydım, ama onun karanlık tarafıyla barış yapmayı kabul edebilir miydim?

Sahip olduğum tek şey, hayatta kalmaya yönelik bu istekti. Ama buna nasıl ulaşacağımı hala bilmiyordum. Kaan’ı bulmam gerekiyordu. Ona ne söyleyeceğimi hâlâ çözememiştim ama bir şekilde geri dönmeliydim.

Evde yalnızdım. Odaya girdiğimde Kaan’ı buldum. Sessizdi. Sadece derin bir nefes aldı ve bana bakarak “Ne oldu?” diye sordu.

Kısa bir süre sessiz kaldım. Söyleyecek bir şey bulamıyordum. İçimdeki karmaşa, bana cevap verme şansı bırakmıyordu. Bir adım daha yaklaşarak, “Yine bir şeyler oldu,” dedim. “Ama bu kez daha büyük bir şey.”

Kaan gözlerini bana odakladı, bir saniye boyunca tek kelime etmeden bana baktı. Sonra biraz eğildi ve ceketinin kolunu sıvayarak "Seninle daha fazla savaşmak istemiyorum, Deniz," dedi. "Ama bu yolda seninle gitmek zorundayım. Çünkü başka bir şansımız yok."

Sözleri kulaklarımda çınladı. Bir şekilde doğruydu. Ama içimdeki öfke, kalbimde yankılanan kırılganlıkla birleşmişti. "Bunların hepsi senin suçun," dedim birden, içimde biriken her şeyin patladığı an. "Beni bu hale getirdin. Senin yüzünden burada takılıyoruz."

Kaan’ın yüzünde hiçbir korku ya da kızgınlık yoktu. Yavaşça ayağa kalktı ve gözlerimin içine bakarak, "Her şeyin suçunu bana atıyorsun ama savaşın ortasında yalnız kalmayacağız. Birlikte hayatta kalmalıyız. Diğer her şey, ikimizin için önemli değil," dedi.

Bir an daha sustum. Kaan’ın söyledikleri, ne kadar sert olsa da, doğruyu söylüyordu. Ama bu yüzden daha da öfkeleniyordum. Yalnız kalmak, savaşın tek başına üstesinden gelmek, bu kadar karanlık bir dünyada onunla olmak... İkisi de birbirini tamamlıyor gibiydi. Ama ne kadar zorlayabilirsem zorlayayım, Kaan’a olan güvensizliğim her geçen an daha da derinleşiyordu.

Bunu kabul edememiştim.

O anda bir telefon daha çaldı. Bu kez çok geçmeden, hızla cebimden çıkardım. Tanımadık bir numaraydı. Telefonu açtım, hemen aynı ses yine karşımdan duyuldu: “Savaş büyüyor. İstediğin her an bizi arayabilirsin. Biz senin yanındayız.”

Telefonu hızlıca kapattım. Şaşkınlıkla, ama bir o kadar da tedirginlikle gözlerimi Kaan’a çevirdim. “Kimdi bu?” diye sordum, sesim sertti.

Kaan, biraz daha yaklaşarak, “Bunu söylemek zor,” dedi. "Birileri bizden bir adım önde."

Bunu söylediği an, içimde bir korku dalgası uyandı. Bir şeylerin tehlikeye girmesi an meselesiydi. Bu kadar tehlikeli bir dünyada, onlara güvenmek zorlayıcıydı. Ama başka bir seçeneğim yoktu.

"Bir şeyler oluyor, Kaan. Bizi izliyorlar," dedim, daha kararlı bir şekilde. "Ve biz onlara karşı daha dikkatli olmalıyız."

Birkaç dakika boyunca hiç konuşmadık. Gözlerim odanın her köşesine kaydı. Odanın havası, sessizliği daha da ağırlaştırıyordu. Zihnimdeki düşünceler beni boğuyordu. Savaş, her geçen an biraz daha karmaşıklaşıyor, belirsizlik büyüyordu.

Bir an sonra, içimden bir ses bana, “Daha fazla bekleme. Bir karar vermelisin,” diyordu. Ama kararımı vermek o kadar kolay değildi.

Gözlerimdeki karanlıkla, Kaan’a bir adım daha yaklaşarak, “Hayatta kalmalıyız,” dedim. “Ama bu savaşın sonunda kim kaybedecek, kim kazanacak, bilmiyorum.”

Ve o anda, Kaan sadece sessizce başını sallayarak, “Bunu birlikte göreceğiz,” dedi.

Kaan’ın evinde hala yoğun bir sessizlik hakimdi. Kafamdaki düşünceler birbirine karışırken, Kaan’ın gözlerindeki ifade değişmemişti. Her şeyin farkındaydı, ama yine de sessizliğini koruyarak bana baktı. Gözlerinde bir gariplik vardı; hem bir şeyleri bilmenin gücü hem de bu kadar tehlikeli bir savaşta yalnız kalmanın yükü.

Her şeyin ne kadar iç içe geçtiğini, karanlığın üzerimize çökmeye başladığını hissedebiliyordum. Ama hala Kaan’a güvenip güvenemediğimi bilmiyordum.

Bu kadar karanlık bir dünyada, herkesin bir maskesi vardı. Kaan’ın maskesini ne zaman çıkaracağını, ya da ben onu çıkarabilecek miydim, bilmiyordum.

"Birlikte hayatta kalmalıyız," demişti Kaan, ama nasıl bir mücadele olacağını, sonunun ne olacağını kimse bilmiyordu. İçimde bir sıkıntı vardı, her geçen an daha da büyüyen bir korku. Kimseye güvenmemeliydim, ama bu savaşta yalnız kalmak da bir seçenek değildi. Kaan’dan başka hiçbir seçeneğim yoktu.

"Kim bu insanlar, Kaan?" dedim, sesimdeki titremeyi saklayarak. “Bizi izliyorlar, ne istiyorlar bizden?”

Kaan başını sallayarak derin bir nefes aldı. Gözlerinde belirgin bir kararlılık vardı ama onun arkasında bir tür korku da vardı. Bu kadar karanlık bir savaşta herkesin kaybetmeye yakın olduğunu görmek, Kaan’ı bile zorlamış olmalıydı. Ama yine de bana gözlerini kırpmadan bakıyordu.

"Bu işin içinde daha büyük bir şey var," dedi, sesinin tonu ciddi ve gizemli. "Ve biz daha yeni başladık, Deniz. Eğer bu işi çözmek istiyorsak, birlikte çalışmalıyız. Tek başına yapabileceğimiz bir şey yok."

Kafamı iki yana salladım. Kaan doğru söylüyordu, ama bu işin sonunun nereye varacağına dair en ufak bir fikrim yoktu. Hayatta kalmak için onunla mı çalışacaktım? Yoksa arkamı dönecek ve kendi yolumla mı gitmeliydim?

Bir an sessizce birbirimize bakarken, telefon yeniden çaldı. Bu kez Kaan’ın telefonuydu. Gözleri bir an için benden kaçtı. Hızla telefonunu eline alarak ekrana baktı, sonra telefonun tuşlarını hızlıca çevirdi ve kapattı.

"Kimdi?" diye sordum, biraz da sinirli bir şekilde. Bu kadar sır saklamak, bu kadar gizemli olmak beni zorluyordu.

Kaan’ın ifadesi değişmedi. "Beni izliyorlar," dedi, yine de cevapsız kalan bir bakışla. "Ama konuşmaya gerek yok. Şu an önemli olan bir şey var: Buradayız ve birlikte hayatta kalmalıyız. Gerisi, sadece zamanla çözülür."

Bunun bir tehdit mi yoksa yalnızca bir açıklama mı olduğunu çözemedim. Ama Kaan’ın söyledikleri kulağa mantıklı geliyordu. Her şeyin hızla çürüdüğü bu dünyada, güvenmek, kaybetmekten daha tehlikeli olabilirdi.

Kaan ve ben, birlikte bir şeyleri başarmalıydık. Ama ne kadar daha dayanabilirdik? İçimde bu soruya dair bir cevap yoktu.

Bir süre sessiz kaldık. Evin içinde zamanın ne kadar geçip gittiğini anlamadım. Dışarıdaki gece kararmıştı. Gecenin soğukluğu eve sızmıştı, ama içimdeki sıcaklık o kadar yoğundu ki, Kaan’ın yanımda olduğunu fark etmedim bile. Her şeyin üstü örtülmüş gibiydi. Birbirimize bakarken, ben hala geçmişi düşünüyor, o ise daha çok geleceği... birlikte hayatta kalmanın yollarını arıyorduk.

Gözlerim, karşımdaki duvarda bulutları izleyen bir insan gibi boş boş bakarken, zihnimdeki kaos büyümeye devam ediyordu. Her şey üzerime çökmüştü; Kaan’a güvenemiyor, bu savaşa katılmak zorunda olmaktan bunalıyor, bunun bir sonucu olacağını hissediyordum. İçimdeki huzursuzluk, her geçen saniyeyle birlikte daha fazla ağırlık yapıyordu.

Birden, dayanamayacak gibi oldum. Göğsüm sıkıştı, kalbim hızlı atıyordu, ellerim titriyordu. Tam anlamıyla felç olmuş gibiydim. Sinirlerim iyice bozulmuştu. Birden, tüm baskıyı, bu karmaşayı, öfkeyi ve korkuyu dışarı çıkarmak için bağırdım. Sesim, evin içinde yankı yaparken, başım döndü.

Tüm bedenim sarsılmaya başladı, bir adım atacak halim yoktu. Her şeyden, herkesin bana yüklediği sorumluluklardan, bu durumlardan yorulmuştum.

Bir anlık boşlukta, gözlerim Kaan’ın üzerindeydi. O anın içinde sadece onu gördüm; soğuk, sakin, ama aynı zamanda bana çok yakın.

Kaan, bir şey söylemek isterken, ben bir anda yere doğru çökmüş oldum. Dizlerim yere değdi, ellerim titremeye devam etti. “Bu kadar zor… Bu kadar zor,” diye fısıldadım. Kendimi boğuluyormuş gibi hissediyordum.

Kaan hızlıca yanımda belirdi, korkuyla mı, endişeyle mi bakıyordu bilmiyorum. Ellerini omuzlarımın arasına koyarak beni hafifçe kaldırdı.

“Sakin ol,” dedi, sesi yumuşak ama sert bir otoriteyle. “Gözlerini kapat, derin nefes al. Sakin ol, tamam mı?”

Hafifçe gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sanki tüm dünya bir anda durdu ve sadece Kaan’ın sesini duyabiliyordum. Yavaşça ellerimden tuttu, yumuşak bir şekilde yere çömeldi. “Sana yardım edeceğim. Hadi, biraz rahatlamaya çalış. Sana ne olduğunu anlamıyorum ama bu anı atlatman gerek. Şu anda tek yapman gereken… sakinleşmek."

Başımı öne eğdim, içimdeki kalabalığı bir süre için susturmak için nefesimi kontrol etmeye çalışıyordum. Derin, yavaş nefesler alarak kendimi biraz daha topladım. Kaan bir süre sessizce bekledi, sonra beni zarifçe kaldırdı ve mutfağa doğru yöneldi. “Bir kahve yapayım,” dedi, ama sesi yumuşacık, sakinleştirici bir tonla.

Kaan’ın kahve yapmaya gittiğini duyarken, bir yandan da kendi içimdeki fırtınayı sakinleştirmeye çalışıyordum. Kendimi biraz toparladım, evin bahçesine çıkmaya karar verdim. Arka kapıdan dışarı çıkıp bahçeye adım attım. Hava serindi ama rüzgar hafifti, bu yüzden çimenlerin arasındaki koltuğa doğru yürüdüm. Üzerime bir battaniye almak istemiştim, çünkü kalbimdeki huzursuzluk devam ediyordu. Sadece bir rahatlık, biraz dinginlik… o kadarına ihtiyacım vardı.

Bir süre öylece oturdum, sadece çevremi izledim. Kaan, içeride kahvemizi hazırlarken, ben dışarıda kendi düşüncelerime dalmıştım. Birden, arkamdan gelen adımları duydum. Kaan, bahçeye çıkmıştı. O da bana doğru ilerlerken, sırtımda yavaşça beliren sıcaklıkla gözlerimi kapadım.

“Yanıma gelir misin?” dedim, kelimeler ağızımdan ister istemez dökülüyordu.

“Yorganın altına girebilirim, gece soğuk olabilir.”

Bir an gözlerimi açıp, onu izledim. Biraz duraksadım, ama sonra başımı sallayarak onayladım. Kaan, yerinden kalktı ve bana nazikçe gülümsedi. Yavaşça yanıma oturdu, yorganı hafifçe üzerime çekerek bir an sessizce oturduk.

Bir süre hiçbir şey söylemeden, sadece orada oturduk. Birlikte olmanın, bu karmaşadan uzaklaşmanın getirdiği bir rahatlama vardı. Gecenin sonunda, yavaşça Kaan’ın omzuna yaslandım. Gözlerim ağırlaşmıştı, ama içimdeki tüm gerilim yavaşça kayboluyordu.

Sonunda, gözlerim kapandı ve başımı Kaan’ın omzuna yaslayarak derin bir uykuya daldım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.