Savaş, sadece sözcüklerle değil, her adımda hissediliyordu. Kaan’ın sözleri beni biraz daha yakınlaştırmıştı, ama hala içimde ona duyduğum güvensizlik vardı. İstediği kadar bana doğru gülümsemiş olsun, ben hala onun kim olduğunu, ne istediğini çözemedim. Güven, kolayca kazanılamazdı.
Odaya girdiğimizde, içimdeki boşluk bir kez daha derinleşti. Bu, sadece bir savaş değil, ruhumu saran bir karmaşaydı. Kaan'ın “Birlikte çalışalım” demesi, anlaşmalarını kabul etmem gerektiği anlamına gelmiyordu. O kadar kolay değildi. Yine de, karşımda durduğu bu anlarda, bir şeylere karar vermeliydim.
Kapı sert bir şekilde çaldı. Gözlerimi kaldırdım, Kaan’ın suratı kararmıştı.
“Kim?” dedim, sesim titreyerek. Ama cevabını alacağımı hiç düşünmemiştim.
Kapı aniden açıldı ve içeri birkaç adam girdi. Hepsi, tıpkı Kaan gibi giyinmişti. Ama bu kez, yüzlerinde ciddi bir ifade vardı. Evet, başka bir mesele vardı. Beni burada görmek, Kaan’ın içinde bulunduğu işleri ortaya koyuyordu. Beni bu kadar dikkatle izleyen gözler, içlerinde birer tehdit barındırıyordu.
"Seninle işim bitti," dedi biri, sesindeki nefret tonuyla. Bu, bizim olduğumuz oda için her şeyin sonu olabilirdi. "Kaan’ın tarafında olman, onun en büyük hata yapması demek. Artık seni gözden çıkarma zamanı geldi."
Gözlerim hızla Kaan’a kaydı. O, hiç tepki vermedi. Sadece vücut dilinden, bir şeylerin değişeceğini anlamıştım. Ama içimden bir şey, Kaan’a güvenip güvenmemem gerektiği konusunda hala net değildi. Yine de, bir şeyler yapmak zorundaydım.
Adamlar, bize doğru ilerlemeye başladılar. Ellerinde kocaman bıçaklar vardı. Birkaç saniye içinde, her şey bir kaosa dönebilirdi.
Bir anda, bir çığlık duyuldu. Kaan, gözlerindeki öfkeyle birini iterek yerden kalktı. Silahını çekti, ama durdu. Yine de, orada bir şey vardı, bir bağ yoktu.
Ben de hızla bir köşeye savruldum. O an, kendimi her şeye hazır hissettim. Çünkü her şey, şimdi başlayacaktı.
Adamlar etrafımı sardı, ama ben gözlerimdeki kararlılığı onlara hissettirmeliydim. "Hayır," dedim, gülümsedim. “Bugün ölmediniz.”
Ve o an, her şey hızla değişti.
İlk adamı kafasından vurdum, gerisi ise bir an için şok oldu. Hızla hareket ettim, sırtımda kan izleri kaldı. Bir bıçak darbesi geldi, ama zamanında sıyrıldım. Dövüş bitmedi. Her yer kanla dolmaya başladı, vücudumun her köşesi dehşet içinde hissediliyordu. Fakat bu, savaşın başlangıcıydı.
Bir yandan Kaan’a bakıyordum. O, birkaç rakibini halletti ama sonra bir adamın bıçağına yakalandı. O an, bir şeyin daha farkına vardım: Kaan’ı yalnız bırakamam. Çünkü bu, onun değil, ikimizin savaşıydı. Ben de hemen ona yardıma koştum. Arkamdan gelen bir darbe, vücuduma acı verirken,
Kaan’ın gözleri bana güveniyordu. Ve bu, çok önemliydi.
Bir bıçak darbesini savuşturduktan sonra, ellerimi kollarından geçirdiğimde, adam yere yığıldı. Kaan, düşmanına son bir darbe indirdi.
“İyi iş çıkardın,” dedi. Sesi, bir miktar soğuk ve yorgundu. Ama gözlerinde bana bir şey vardı. Bir anlam, bir bağlılık.
İkimiz de öndeydik, ama hâlâ kalpten korkuyorduk. Bu dünyada, her şeyin değişebileceğini anlamıştık.
Kaan gözlerini çevirdi. Duvarda bir silüet belirdi. Birisi orada durmuştu, karanlıkta. Gözlerindeki ışıltıyı hissettim. Bu kişi, kimdi? Savaş bitmeyecek gibi görünüyordu.
O an, her şeyin hızla dönmeye başladığını hissettim. Etrafımda çığlıklar ve metalin gıcırtısı yankılanıyordu. Kaan'ın yanı başında, bir yandan rakiplerine karşı koyarken, bir yandan da gözlerini bana çeviriyordu. O kadar soğuk, o kadar kararlıydı ki, onunla birlikte bu savaşta yer almanın ne kadar tehlikeli olduğunu fark ediyordum. Yine de, bir şekilde ona güvenmek zorundaydım.
Onunla hayatta kalmak, şu anki tek şansım gibi görünüyordu.
Bir adam bana doğru hamle yaptı, bıçağını havaya kaldırırken, vücudumun her kası gerildi. Hızla bir tekme savurdum, onu yere serdim. Ama başka bir adam daha ortaya çıkıp, bıçağını karnıma doğru yöneltti. O an, dünya bir saniyeliğine yavaşladı. Bir nefes, bir an… Ama bıçak, vücuduma değmeden önce, Kaan aniden önüme atıldı.
Kaan, adamı sol koluyla itti ve bıçağın karnıma saplanmasını engelledi.
Kanla lekelenmiş kolları, kısa bir süreliğine bana yol gösterdi. O an, Kaan'ın yanı başında olmak demek, bir şekilde hayatta kalmak demekti. Ama hala kafamda bir soru vardı: Bu kadar yakın durmak, gerçekten doğru muydu?
Kaan hızla geri adım attı, düşmanlarının etrafını sardı ve onlara korkusuzca karşılık vermeye başladı. Her hareketi bir ölüm fermanı gibiydi. Rakiplerini hızla yere sererken, bir an bile durmadı.
Bir rakip, Kaan’a arkasından bir bıçak darbesi yapmaya çalıştı. Gözlerim dehşetle büyüdü, ama Kaan o kadar hızlıydı ki, bıçağı eliyle tutup, saldıranı bir hamlede yere serdi. Şaşkınlıkla geri adım attım. Adam yere düşerken, silahını almak için bir an bile tereddüt etmedi. “Beni küçümseme,” dedi Kaan, adamın boğazını sıkarak. "Hadi bakalım."
Fakat ben sadece sessizce duruyordum. Bütün vücudum kanla kaplıydı, ama hala kalbim deli gibi çarpıyordu. İki rakip daha geldi ve hepsi aynı şekilde beni çevreledi. Kalbim hızla atıyordu, her saniye bir ölümle burun buruna geliyordum. Kaan’a güvenmek, ona yakın durmak doğru muydu?
Bunu bilmek için biraz daha beklemem gerekiyordu.
Kaan, sanki hiçbir şey olmamış gibi rakiplerine hızla döndü. “Hadi, bana karşı koymaya çalışanlar” dedi, sesi daha soğuk bir tonda. "Buradayım. Sıra bende."
Bir anda, adamlar Kaan'a yöneldiler. Ve ben, onların arkasına geçerek birini yere serdim. Her darbe, her hareket, bir hayatta kalma mücadelesiydi. Her bir rakip, bizim gibi kararlıydı. Her bir hareket, bir ölüm kalım savaşıydı.
Yavaşça, etrafı taradım. Kaan'a destek olmalıydım. Bir adam hızla bana saldırdı, ama bu kez hazırlıklıyım. Aniden vücudumu savurup bıçağını düşürdüm. Her şey o kadar hızlıydı ki, hiç düşünmeden bir hamle daha yapıp adamı bayılttım.
Ama bir rakip daha belirdi. Bir anda, her şeyin farkına vardım: Kaan’ın yanında olmak, onla bu savaşta yer almak bana hem güç veriyordu hem de içimde bir korku yaratıyordu. Onunla birlikte olmak, aynı zamanda beni daha da tehlikeli bir yola sürüklüyordu.
İçimden bir şey beni uyardı: Kaan’a güvenme. Ama iş işten geçmişti. O kadar derin bir bataklıktaydım ki, geri dönmek neredeyse imkansızdı. Kaan’ın yanında olmak, ona güvenmek – bir şekilde hayatta kalmanın yoluydu.
Bir rakip daha koşarak bana saldırdı. Hızla hareket ettim, ama bu kez daha dikkatli olmalıydım. Sonunda bir hamleyle, adamın bileğini kırarak onu yere serdim.
İçimde hala bir şüphe vardı. Kaan, bana güvenip güvenmeme konusunda bana bir şans daha vermemişti. O an, bir şeylerin kırıldığını hissediyordum. Ama hala bu kadar yakın durmak, birlikte savaşmak, ona güvenmek zorundaydım.
Duvarda bir silüet belirip hızla ilerledi. Birisinin geldiğini fark ettim. Kaan da o an fark etti. Yüzü soğuk, gözleri keskin. Geri adım attık. Bir dakika boyunca, ikimizin de nefesleri hızlandı. Ne olacağı belirsizdi.
O kişi, karanlıktan çıkarken, hiç beklenmedik bir şekilde gülümsedi. Kaan’ın suratındaki ifadeyi gördüm. Bir şeyler ters gitmişti. “Hadi bakalım,” dedi Kaan, ama gözlerinde bir anlık korku vardı. “Bir dostum varmış gibi görünüyor.”
O kişi, tüm ortamı korkuyla sararken, Kaan ile yüzleşmeye başladı. O an, her şeyin bittiğini düşündüm. Fakat bir şey daha vardı: Bu, son değil, savaşın sadece başka bir kısmıydı.
Kaan ve o kişi birbirlerine bakarak savaşa gireceklerdi. Geri adım attım, ama her adımda, Kaan’a olan güvenim biraz daha artıyordu. Eğer birlikte bu adamı devirebilirsek, belki de gerçekten hayatta kalabiliriz.