Doğum günüydü.
Hastane odasında sarı, sıcak bir ışık yanıyordu. Odamızda huzur vardı ama içimde kasırgalar kopuyordu. Kaan, elimden tutmuş, avuç içimi öpüp duruyordu.
“Korkma. Sen çok güçlüsün. Onlar bizim mucizemiz.”
Gözlerim yaşlarla doldu. Hem korkuyordum hem mutluydum. Hem acı çekiyordum hem sabırsızdım. Kalbim sanki göğsümden çıkacak gibiydi.
Hem de iki parçaya bölünerek… çünkü iki kalp taşıyordum içinde. İki can…
Doğumhaneye alındığımda Kaan gözümden bir an bile ayrılmadı. Gözümün içine bakıyor, sürekli beni cesaretlendiriyordu.
Ve sonra...
O çığlık.
O ilk nefes.
İlk bebek Aylin’di. Küçük, narin, minicik. O kadar sessizce ağlıyordu ki hemşire bile şaşırdı.
“Bu kız sessiz. Ama çok güçlü.”
Sonra Alp geldi. Aylin’in aksine, doğar doğmaz sanki yıllardır hayattaymış gibi bağırıyordu. Sesi tüm odayı doldurmuştu. Gözyaşlarım artık kesintisiz akıyordu. O an… hayatımın en büyük mucizesiydi.
Kucağıma aldığımda her şey sustu. Zaman durdu. Kalbim sadece onlarla atıyordu.
Zaman Atlama – Eve Dönüş ve İlk Günler
Eve döndüğümüzde hayat bambaşka bir şeydi artık. Her şey iki parçaydı: iki yatak, iki battaniye, iki biberon, iki çığlık… ve iki kat daha fazla sevgi.
Geceleri Kaan’la sırayla nöbet tutuyorduk. Aylin gece boyunca mışıl mışıl uyuyordu. Alp ise... tam bir kaos yaratığıydı. Bir ağlıyordu, bir susuyordu, sonra yeniden... ama her çığlığı bile bize yaşam kokuyordu.
Bir sabah, saat henüz sekiz bile olmadan Aylin mırıldandı. Kaan hâlâ uykuluydu. Ben gülümsedim, kucağıma aldım. Aylin’in altı ıslaktı ama yüzü pamuk gibiydi. Sakin sakin bana bakıyor, sanki “Ben uyumaya devam ederim, sen halledersin” der gibi hafifçe iç çekiyordu. Onu yatırdım, altını değiştirirken bir kez bile kıpırdamadı.
“Hanımefendi hiç sorun çıkarmıyor,” dedim.
O sırada Alp’in sesi yankılandı.
“Kaan! Seninkisi çağırıyor.”
Kaan gözlerini ovuştura ovuştura geldi. Kucağına aldı Alp’i. Alp’in suratında bir muzurluk vardı sanki.
“Seninle de işimiz var bakalım. Baban seni tertemiz yapacak şimdi.”
Kaan alt bezini açarken Alp aniden bacaklarını açtı, göz göze geldiler ve… Şırıl...
Kaan’ın suratına sıcacık bir fışkırık geldi. Ben gözlerimi açtım, bir an sustum. Kaan kıpırdamadı. Alp hala Kaan’a bakıyordu. Ve sonra Kaan…
“Vurdu beni. Direkt surat!”
Kahkahayla kendimi yere attım. Nefes alamıyordum. Gözlerimden yaş gelene kadar güldüm. Kaan saçlarını geri atmaya çalıştı.
“N’oldu şimdi bu?! Aylin hanımefendi gibi davranıyor, Alp efendi bana savaş açıyor!”
Yerden kalktım, Kaan’ın suratını silerken hâlâ gülüyordum.
“İşte bu tam babalık anıydı. Tebrikler.”
Kaan Alp’i öptü, gülerek:
“Demek senin savaşın başladı ha? Tamam. Ama bilesin, bu baban kolay kolay pes etmez!”
O günden sonra hep şöyle anlattık: “Kızımız sessiz ama kararlı, oğlumuz gürültülü ama eğlenceli.” Ve biz? Biz her halini çok sevdik.
Aylin Kaan’ın göğsünde uyuyordu, Alp benim kucağımda kıpır kıpırdı.
Perdeden sabah ışığı süzülüyor, kahvaltıdan önceki sessizliğin tadını çıkarıyorduk.
Ben, o an fark ettim. Hayatın en güzel hali buymuş. Kaan’la yan yana, kucağımızda mucizelerimizle, yüzümüzde pişik kremi, kalbimizde sonsuz sevgiyle…