İçeriğe geç

Küller Üstünde

Bölüm 20 · 4 dk okuma

Küller Üstünde

Bölüm 20

20. Bölüm- Kuzgun'un Gecesi

ZAMAN ATLAMASI

Gece soğuktu.

Ama ben daha soğuktum.

Ay, sisli gökyüzünde bile belli belirsiz parlıyordu. Şehir nefes almıyordu sanki. Boğuluyordu. Ve biz, onun içinde birer hayalet gibi ilerliyorduk.

Kaan önümdeydi.

Karanlıkta kaybolmayan nadir şeylerden biri.

Kod adlarımız vardı artık.

Ona “Şahin” dedik.

Hedefini şaşırmaz, gözünü kırpmaz, gerekirse kalbinin üstünden bile geçerdi.

Ben? “Kuzgun.”

Çünkü karanlıktan gelmiştim. Ve karanlıkta yürümeyi öğrenmiştim. Geriye tek bir şey kalmıştı: O karanlığı yakmak.

~~

“Dördüncü katta. Hareket var,” dedi Kaan, çenesini hafifçe yukarı kaldırarak.

Ben gözlerimi kıstım.

Binanın pencereleri karanlıktı ama içeride bir şey... bir şey titriyordu.

Bir anlığına Elaen’in sesi kafamda çınladı.

“Bana güvenebilirsin,” demişti.

Şimdi ise her şeyin cehennemini başlatan oydu.

Kaan bana döndü.

“Hazır mısın?”

“Doğduğumdan beri,” dedim.

Kapıyı kırmamızla içerideki ilk merminin patlaması bir oldu.

Sol çaprazdan gelen bir gölgeye eğilerek tekme attım, dizini kırarken parmaklarımda kanın sıcaklığını hissettim.

O anda geçmiş aklıma geldi:

Korkak bir kızdım ben.

Kaçan, susan, affeden biriydim.

Ama şimdi?

Kuzgun’um.

Ve tüylerim bile kanla boyanmış.

İçeri girdiğimizde biri bağırdı:

“Elaen sizi bekliyor!”

Tüm vücudum kasıldı.

O isim... hâlâ içimde bir yerleri yakıyordu.

Bir adam üstüme koştuğunda elimi cebime attım, küçük bıçağımı çektim. Göğsüne sapladığımda bakışlarım donuktu.

Arkamdan gelen diğerine dönmeden dirseğimle çenesini kırdım.

Kan sıçradı.

Beynim uğulduyordu.

Yanımda Kaan nefes nefeseydi.

Üzerinde kan vardı.

Kendi kanı mı, başkasının mı fark etmedim.

Göz göze geldiğimizde... içimde bir şey titredi.

O an olmadı.

Beni bir duvara almadı, beni zorlamadı.

Sadece... elini yanağıma koydu.

Savaşın ortasında.

Yanan bir binanın, çatırdayan dünyamızın içinde.

Ve dudakları dudaklarıma değdiğinde...

Hiçbir şey patlamadı.

Ama içimde bir şey çöktü.

Yumuşak, yavaş, gerçek bir şey.

Onun nefesi bana karışırken tek düşündüğüm şey şuydu:

Bu savaşı birlikte bitirebiliriz.

Kaçarken arkamızda kalan binadan yükselen duman gökyüzüne karıştı.

Telsizden bir ses geldi:

“Merkez çöktü. Zehir kaçtı.”

Elaen yine kaçmıştı.

Kaan’la bir köprü altına sığındık.

Elimi tuttu.

Sıkıca.

Yanağımdaki kanı sildi, susarak.

“Adlarını sordular,” dedim.

“Ne dedin?”

“Şahin ve Kuzgun.”

Sonra gözlerime baktı.

“İkisi de gökyüzünde yaşar. Ama biri avlar, biri sadece izler.”

“Sen hangisisin?”

“Ben karanlığı izledim,” dedim. “Ama artık avlamayı öğrendim.”

Ve başımı omzuna yasladım.

O gece gökyüzü hiç bu kadar siyah olmamıştı.

Ama içimde bir yer hâlâ yanıyordu.

Elaen, biz geldik. Ve bu sefer kaçamayacaksın.

Patlamaların sesleri arkamızda yankılandı. Kaan’la hızla köprüyü geçtik ve karanlık bir sokağa daldık. Derin nefesler alarak hızla ilerliyorduk. Fakat, bir şey vardı. İçimdeki huzursuzluk büyüyordu.

"Tamam, Kaan... Şimdi nereye?" diye sordum, nefesim hızla kesiliyordu.

Kaan, ileriye doğru bir bakış attı. "Ajan üssüne gidiyoruz. Orada daha fazla bilgi olabilir."

Ona katıldım ve sessizce yürümeye devam ettik. Üzerimizdeki bilekliklerin mavi ışığı karanlıkta parlıyordu. Üssün yerini öğrenmek için her bir adımda zamanımız daralıyordu.

Bir süre sonra, yeraltı tünellerinin bulunduğu bölgeye geldik. Kaan, hemen bir tıkla gizli kapıyı açtı. İçeri girdiğimizde, karşımıza çıkan ilk şey, başka ajanların dikkatli bakışlarıydı.

Yavaşça adımlarımızı sessizce attık ve toplantı salonuna yöneldik. Ajanlar, çevremizde ciddi bir şekilde çalışıyordu. Herkesin üzerine odaklandığı büyük bir ekranda, haritalar ve analizler vardı.

Kaan, odanın ortasında durdu ve ekrana doğru bir bakış attı. "Elean’ı bulmamız lazım," dedi.

"Buna herkesin yardımı lazım. Bu işi yalnız başımıza yapamayız," diye cevap verdim.

Bir ajan yanımıza geldi ve gizli bir bilgi akışı sağladı. Kaan ve ben, bu bilgiyle hızla iletişime geçtik. Ama bir şey vardı. Bir alarm sesi duydum.

Gözlerimiz buluştu ve birden bileklerimizdeki bileklikler, tanımlanamayan bir varlığı işaret etmeye başladı.

"Bunlar Elean’ın izleri," dedi Kaan, sinirli bir şekilde. "Kimse fark etmeden buraya girmeyi başarmış. Ve bu, ciddi bir sorun."

Ajan üssünün içindeki güvenlik sistemleri, hızla alarm vermeye başladı. Üstün bilgisi olan birinin içeri girmesi, sistemin daha önce görmediği bir şeydi. Elean.

"Çabuk! Üssün her yerini arayın!" diye emir verdi Kaan, gözleri kararmıştı. "Elean’ı bulmalıyız!"

O anda, tüm üssün içerisindeki ajanlar hızla hareket etmeye başladı. Kaan ve ben, koridorları tek tek geçerek her odayı kontrol ettik. Ama Elean’ı bulamıyorduk. Güvenlik sistemlerine sızmış birisi, en azından birkaç dakika önceden çıkmış olabilirdi.

Sonunda, üssün bodrum katında bir şey fark ettik.

"Burada bir şey var," dedi Kaan, gözlerini dikip. "Elean burada."

Bir adım daha attım ve kapıyı zorlayarak açtım. İkimiz de hızla içeri girdik. Burası, en karanlık ve en gizli bölümdü. Burası, hepimizin korktuğu yerdi.

Ama o an, Elean’ı sıkışmış bir halde bulduk. Bir yanda, bir ağda sıkışmış, ama gülümsüyordu.

“İşte buradayım,” dedi Elaen, o beklenmedik soğukkanlılıkla. “Beni çok aradınız, değil mi?”

Kaan, hızla silahını çıkarıp Elean’a doğru doğrulttu. “Burada ne işin var?” diye bağırdı. “Yeter artık, ne yapmaya çalışıyorsun?”

Elaen, bir adım attı ve gülerek, “Yapmaya çalıştığım şey mi? Belki de sadece sizi test ediyorum. Kaan, Deniz... Ne kadar gerçeği arıyorsunuz, ne kadar kırılgan? İşte soru bu."

Gözleri, her şeyin ne kadar oyun olduğunu gösteriyordu.

Elean, cesurca bizimle yüzleşmeye başladı. O an, bir kez daha aramızda güven yoktu. Birbirimizi korumak için çok uğraştık ama o…

O, bizden bir adım daha öndeydi.

Ve aniden…

Bir tuzak patladı. Tünelin derinliklerinden sesler gelmeye başladı. Elean, tam o anda kapıdan sıvıştı.

Kaan ve ben hemen peşinden koşmaya başladık. O karanlık koridorun sonuna kadar gidip, Elean’ı yakalamak için hızla ilerledik. Ama Elean, karşımıza dikildi.

“Hızlanın,” dedi, bir yudum alır gibi soğuk bir şekilde. “Zamanınızın tükeniyor.”

Gözlerinde bir ışık vardı, ama bu seferki, tam anlamıyla karanlık bir pırıltıydı.

"Ne yapmalıyız, Kaan?" diye sordum, nefesim hızla kesiliyordu.

Kaan, hiç durmadan, “Onu yakalamalıyız. Çıkmadan önce…” diye cevap verdi.

Ve bir anda, Elean’ın hızı her ikimizden de fazlaydı. Karanlıkta kayboluyordu.

Fakat, bu gece bitmeyecek gibiydi. Elean’ın peşinden gitmeye kararlıydık, ama bu, sadece başlangıçtı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.