Elean karanlıkta kaybolduğunda içimdeki bir şey eksildi. Kalbimin bir yerinde keskin bir sızı bırakarak kaçmıştı. Peşinden koşarken her adımda yalnızca ayak seslerimiz değil, geçmişte kalan anılar da yankılanıyordu.
Kaan önümdeydi, her zamanki gibi. Hızlı, kararlı, gözü dönmüş bir şekilde ilerliyordu. Ona yetişmek isterken gözlerim bir an duvarda kalan kan damlalarına takıldı. Küçük bir iz… Taze. Elean'ın kaçarken yaralandığını gösteriyordu.
“Kaan!” diye seslendim. “Kan izi bırakmış!”
Bir an durdu. Göz göze geldik. Onun gözlerinde yanan öfkeyi gördüm. Ama altında, başka bir şey daha vardı: korku. Beni kaybetme korkusu.
“Peşinden gitmeliyiz. Bu iş artık sadece görev değil, Deniz.”
Bu sözleri duyduğumda kalbim bir an durdu. Gözlerimi kaçırdım. Görev değildi evet. Kaan’la aramızda geçen her şey… artık çok daha fazlasıydı.
Derinlere indikçe hava ağırlaştı. Bodrum katının altındaki mahzen gibi bir geçide ulaştık. Sadece acil durumlarda kullanılan, eski bir sistemdi. Ve içeriden gelen sesler, burada yalnız olmadığımızı söylüyordu.
Kaan silahını kaldırdı. Ben de bıçağımı elime aldım. İçeri girdiğimiz anda karşımıza çıkan manzara… kan dondurucuydu.
İki ajan, Elean’ın kurduğu düzenekte asılıydı. Gözleri açıktı ama yaşam yoktu. Göğüslerinden yavaşça süzülen kan, zemine damlamıştı. Onları tanıyordum. İkisi de bizimle eğitim almıştı.
Nefesim daraldı. Gözlerim yaşardı ama bir an bile dikkatsiz olamazdım. Bu, onun mesajıydı. “Bakın, sizi izliyorum” diyordu.
Kaan yaklaştı. Elleri titriyordu ama sesi sakindi. “Bunu bize yaptıysa, kim bilir daha ne yapar…”
“Bizi test ediyor,” dedim. “Zayıf yanımızı arıyor.”
O an karanlıktan bir ses geldi. Alaycı, neredeyse fısıltı kadar ince.
“Ne tatlı… İkiniz de hâlâ birbirinize inanmaya devam ediyorsunuz.”
Sesin kaynağına döndüğümde Elean’ı gördüm. Duvarın gölgesinden çıkmıştı, elinde kanlı bir bıçak vardı. Gözleri parlıyordu.
“Sevgi,” dedi. “İhanet etmek için en kolay zemin…”
O an koştu. Kaan da aynı anda. Çarpıştılar. Silah sesleri patladı. Her şey birkaç saniyede kaosa dönüştü. Elean, inanılmaz hızlıydı. Kaan’ı yere savurdu, tam bıçağı saplayacakken araya girdim.
“Yeter!” diye haykırdım.
Kaan’ın göğsünden akan kanı gördüğümde içimden bir çığlık koptu. Zaman dondu.
Elean’a doğru saldırdım. Artık acı yoktu. Sadece içimde yanan öfke. Onun kolunu tuttum, bıçağını çevirdim ve omzuna sapladım.
Elean geri çekildi ama gülümsüyordu. “Seni daha fazla sevdikçe, daha çok acı çekeceksin,” dedi ve duman gibi karanlığa karıştı.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Kaan, kanlar içinde yerdeydi.
“Elimi tut,” dedim, sesi titreyen bir fısıltıyla. “Beni bırakma, Kaan. Bunu
birlikte atlatacağız…”
O gözlerini araladı. Zorlukla konuşuyordu. “Ben… sana hiçbir zaman söylemedim değil mi…”
“Elini çekme Kaan! Konuşma şimdi, yardım çağırmalıyız—”
“Seni… her şeyden çok… seviyorum.”
O cümleyle birlikte ağlamaya başladım. Kan, ellerimin arasından akıyordu.
“Sakın gözlerini kapatma! Sana daha söyleyeceğim çok şey var. Kaan… Kaan!”
Ve o anda, bilekliğimizden bir sinyal sesi geldi. Takviye ekip çağrılmıştı. Üsse dönüyorduk. Ama bu sefer elimiz boş, kalbimiz dolu kanla...
Kaan’ın yaralı bedeni kucağımdaydı. Dışarı çıktığımızda artık başka bir şeydik. Elean sadece düşman değil, ruhumuzda iz bırakan bir yara olmuştu.
Ama bir söz verdim kendi kendime.
Onu bitireceğim.
Ne pahasına olursa olsun.