Lara'nın eli, Cem'in o küstah, o her şeyi bildiğini sanan yüzüne inmek üzere havaya kalktı. Ancak havayı bile yaramadan önce, bilekleri çelikten bir mengeneye benzeyen o parmaklar tarafından havada yakalandı.
"Yalan söylüyorsun," diye hırladı Lara. Serginin en karanlık, o en kimsesiz köşesinde, duvara sırtını dayamış halde kıstırılmıştı. Cem'in parmakları ince tenini kavuruyordu ama hissettiği fiziksel acı, göğsünde patlamak üzere olan o devasa öfke volkanının yanında bir hiçti. "Babam... O sana asla—"
"Hangi babandan bahsediyoruz?" Cem'in her bir kelimesi, karanlık bir fısıltı halinde Lara'nın dudaklarına çarpıyordu. "Gerçek yüzünü saklayan o kusursuz hırsızdan mı? Yoksa Sinan Özkan'ın, bu ucuz numaralara kanmayacak kadar zeki olduğunu düşünen küçük, gururlu kızından mı?"
Kelimeler, Lara'nın boğazında paslı birer jilet gibi düğümlendi. İnanamıyordu. Bu adam... bu adam babasının o yasaklı telefonuna ulaşmış, onun karanlık sırlarına, yer altı bağlantılarına, belki de yıllardır uykularını bölen o isimsiz tehditlere bile erişmişti. Ve şimdi burada; sadece yirmi metre ötede güvenlik görevlilerinin devriye gezdiği, babasının elinden çıkma o sahte Zonaro tablosunun gölgesinde, onu duvara hapsedip nefes almasını engelliyordu.
Sanki... Sanki Lara tamamen ona aitmiş gibi.
"Bırak beni," diye tısladı Lara, sesini olabildiğince alçak ve tehditkâr tutmaya çalışarak. "Yoksa tüm salonu ayağa kaldırırım."
"Bağır." Cem'in dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. Bu bir gülümseme miydi, yoksa saf bir tehdit mi? Lara emin olamadı. "Hadi, bağır. Güvenlik gelsin, herkes toplansın. Kameralar önünde 'Saygın sanat tarihçisi, zavallı öğrencisini köşeye sıkıştırdı' diye manşetlere çıkalım. Sonra polisler gelir, telefonunu inceler ve sen de onlara babanın eski numarasına neden mesajlar geldiğini, o karanlık bağlantıları ve o yarım kalmış tabloları tek tek açıklarsın."
Lara'nın kalbi göğüs kafesini paramparça edecekmiş gibi atıyordu. Bu adam asla blöf yapmıyordu. O yeşil gözlerinin derinliklerindeki o karanlık, o acımasız zeka, babasınınkine o kadar benziyordu ki Lara'nın midesi bulandı. Bu adam bir uçurumdu ve Lara o uçurumun tam kenarındaydı.
"Onu sen mi öldürdün?" diye fısıldadı Lara. Kelimeler dudaklarından kontrolsüzce, bir inilti gibi dökülmüştü. "Eğer o geceki sadece bir kazaysa, neden şimdi..."
"Kaza mı?" Cem başını hafifçe, alaycı bir tavırla yana eğdi. O lanet olası yeşil gözleri, Lara'nın yüzündeki her bir kas seğirmesini, her bir korku belirtisini ezberliyordu. "Buna gerçekten inanıyor musun, Lara? Sinan Özkan gibi bir adam... yirmi yıl boyunca gölgelerde kusursuzca saklanan, en zeki dedektifleri bile peşinden sürükleyen bir adam, sence basit, aptalca bir trafik kazasında mı can verdi? Ne kadar da... romantik bir tesadüf."
Cem, Lara'nın bileklerini aniden serbest bıraktı ama bir milim bile geriye çekilmedi. Aralarındaki o yakıcı mesafe sadece birkaç santimdi. Lara'nın sırtı soğuk duvara yapışmıştı, arkasına sığınabileceği hiçbir yer yoktu. Cem'in vücudundan yayılan o yoğun ısı; pahalı kolonya, eski kitap yaprakları ve o baş döndürücü tehlike kokusuyla birbirine karışıyordu.
"Sen kimsin?" diye fısıldadı Lara. Sesi beklediğinden çok daha kırılgan, çok daha çaresiz çıkmıştı.
Cem'in bakışlarında bir anlığına tuhaf bir şey titreşti. Bir acıma mıydı bu? Yoksa kendi yansımasını onda görmenin verdiği o boğucu hayal kırıklığı mı?
"Ben senin en karanlık kâbusunum," dedi yavaşça, her bir heceyi vurgulayarak. "Ya da seni bu bataklıktan kurtaracak olan en büyük şansınım. Buna sadece sen karar vereceksin."
Ardından aniden döndü. Sanki az önce Lara'yı o duvara hapsetmemiş gibi, sanki dünyasını başına yıkmamış gibi; ellerini cebine sokup o kendine has, sakin ve kendinden emin adımlarıyla serginin loş ışıkları arasında uzaklaşmaya başladı. Lara ise titreyen bacaklarıyla duvara yaslanmış halde, nefes almayı yeniden öğrenmeye çalışarak olduğu yerde kalakaldı.
Kaç, diye yalvardı içgüdüleri. Hemen şimdi o kapıdan çık ve hayatın pahasına bir daha asla arkana bakma.
Ama ayakları, zihninin bu çığlıklarına ihanet etti. Cem'in peşinden, o kalabalık serginin derinliklerine, babasının ruhunu taşıyan o sahte tablonun bulunduğu salona doğru yürümeye başladı.
Tablonun önünde üç kişi duruyordu. Yaşlı bir çift ve genç, kibirli görünümlü bir kadın. Üçü de son derece şık giyinmişti; üzerlerindeki mücevherler ve pahalı saatler serginin loş ışıklarını bile bastırıyordu. Cem onlara doğru yaklaşırken o kusursuz, pürüzsüz nezaket maskesini yüzüne çoktan geçirmişti.
"Bayan Işıklar," dedi Cem, yüzünde içten gibi duran ama tamamen sahte olan o sıcak gülümsemeyle. "Eser hakkında bir karara varabildiniz mi?"
Yaşlı kadın, elindeki kristal şampanya kadehini hafifçe sallarken boynundaki elmaslar göz alıcı bir şekilde parladı. "Cem Bey, açıkçası eşim de ben de bu tabloya bayıldık. Fakat sanat danışmanımız..."
"Eserin provenansını, yani kökenini sorguluyor," diye tamamladı Cem, anlayışlı bir tavırla başını sallayarak. "Bunu çok iyi anlıyorum. Bu çapta bir yatırım için son derece doğal bir prosedür." Ardından başını hafifçe, yanına yeni ulaşmış olan Lara'ya doğru çevirdi. "Tam da bu noktada, akademideki en parlak öğrencilerimden Lara Hanım'ın tezi tam olarak bu eserin tarihsel yolculuğunu inceliyor. Belki de onun bulguları ilginizi çekebilir."
Lara'nın ağzı aniden kurudu. Kalbi tekledi. Ne halt ediyordu bu adam?
Üç çift soğuk ve yargılayıcı göz aynı anda ona döndü. Genç kadın—muhtemelen çiftin kızı—Lara'yı baştan aşağı, rahatsız edici bir yavaşlıkla süzdü. Lara'nın üzerindeki o ucuz ama temiz ceketine, topukları hafif aşınmış ayakkabılarına ve özenilmemiş saçlarına bakıp burnunu kıvırdı.
"Öğrenci," dedi kadın, dudaklarını iğrenç bir şeyi telaffuz ediyormuş gibi bükerek. "Ne kadar da... amatör."
Lara'nın tırnakları avuç içlerini kanatırcasına battı. Sakin ol, diye telkin etti kendi kendine. Babam bu tiplerin yüzlercesini ayakta uyuturdu. Sen de yapabilirsin. Kanında var.
"Bu tablo," diyerek söze girdi Lara, sesindeki tüm titremeyi ustalıkla gizleyerek. "1890'ların sonunda İstanbul'da çalışmalarını sürdüren, Osman Hamdi Bey'in yakın çağdaşı bir Fransız ressamın atölyesinden çıkma. Orijinal provenans dosyası, bizzat Louvre Müzesi'nin gizli arşivlerinde korunuyor."
Yalan. Baştan aşağı yalandı. Ama babası ona en önemli kuralı öğretmişti: En kusursuz yalan, her zaman içine bir tutam gerçek serpiştirilmiş olandır.
"Louvre mu?" diye tekrarladı yaşlı adam, ilgisi açıkça uyanmıştı, kaşları havaya kalktı. "Oldukça etkileyici."
"Eserin bilinen ilk satış belgesi, 1923 yılında Beyoğlu'nda düzenlenen elit bir müzayedede kayıt altına alınmış," diye devam etti Lara, babasının o kalın, deri kaplı defterlerinden gizlice okuduğu detayları hatırlayarak. "Sonrasında uzun yıllar bir ailenin özel koleksiyonunda dünyadan saklanmış. Ta ki geçtiğimiz yıl Selanik'teki o gizli açık artırmada yeniden gün yüzüne çıkana dek."
Cem'in dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrılma belirdi. Bu bir takdir miydi, yoksa Lara'nın bu ölümcül oyuna bu kadar kolay uyum sağlamasıyla eğleniyor muydu?
"Görüyor musunuz?" dedi Cem, Işıklar ailesine dönerek sesine o yatıştırıcı, güven veren tonu eklerken. "Elimizde çok taze ve akademik bir uzman görüşü var. Eğer danışmanınız hâlâ endişeliyse, tüm o arşiv belgelerinin tasdikli kopyalarını incelemesi için yarın ofisine gönderebilirim."
Sahte belgeler, diye geçirdi içinden Lara. Babası, kopyaladığı her tablo için kusursuz, mürekkebi bile özel olarak eskitilmiş sahte provenans dosyaları hazırlardı. Anlaşılan o ki, Cem de aynı kirli sistemi, aynı kusursuzlukla yürütüyordu.
"Bunu düşüneceğiz," dedi yaşlı kadın nihayetinde. Ancak gözlerindeki o hırslı parıltı çoktan kararını verdiğini bağırıyordu. O tabloyu alacaktı. Mesele sanat ya da para değildi; mesele tamamen egoydu. O tabloyu alıp cemiyetteki arkadaşlarına gösteriş yapacaktı.
Aile, aralarında fısıldaşarak uzaklaştıktan hemen sonra Cem, o tehlikeli yakınlığa geri dönerek Lara'ya doğru eğildi.
"Kusursuz bir performanstı," dedi alçak, pürüzlü bir sesle. "Belli ki babanın en iyi numaralarını öğrenmişsin."
"Seni tanımıyorum," dedi Lara, bakışlarını adamın o hipnotize edici yeşil gözlerine kilitleyerek. "Ama emin olduğum tek bir şey var: Babam asla senin gibi birine güvenip hiçbir şeyini emanet etmezdi."
"Öyle mi diyorsun?" Cem'in yüzünde o acımasız gülümseme belirdi. Elini yavaşça ceketinin iç cebine attı ve avucunun içindeki şeyi çıkarıp Lara'nın gözlerinin hizasında tuttu. Eski, ağır pirinçten yapılmış, üzeri karmaşık sembollerle işlenmiş bir anahtardı bu. "Bu sana tanıdık geliyor mu?"
Lara'nın damarlarındaki kan adeta buza dönüştü. Dünyası başına yıkıldı. O anahtar... Babasının boynunda o deri bir iple taşıdığı, banyo yaparken bile asla çıkarmadığı ve Lara ne zaman sorsa gözleri dalarak "Bu bizim tek kurtuluşumuz, bizim geleceğimiz," dediği o lanet anahtar...
"O... onu nereden..." Lara nefes alamıyordu.
"Sana az önce söyledim, Lara," dedi Cem, anahtarı yavaşça cebine geri koyarken. "O, her şeyini bana bıraktı. Sadece tablolarını değil; tüm sistemini, bağlantılarını, kasalarını... Her şeyini." Duraksadı ve Lara'ya bir adım daha atarak aralarındaki o son güvenli mesafeyi de yıktı. "Ve sırlarını."
Elini uzattı, parmak uçları Lara'nın ateş gibi yanan yanağına değecekken son anda havada asılı kaldı. O kadar yakındı ki, Lara adamın teninden yayılan o elektrik akımını bütün vücudunda hissedebiliyordu.
"Ve şimdi... Şimdi karşımda sen varsın," diye fısıldadı Cem, sesi tehlikeli bir ninni gibiydi. "Sinan Özkan'ın o küçük, inatçı kızı. Tıpkı babası gibi karanlıkta sahte şaheserler yaratan o dahi çocuk. O akademinin kapısından girebilecek kadar yeteneklisin, evet. Peki ya... bu karanlık dünyaya hükmedecek kadar cesur musun?"
"Ne istiyorsun benden?" Lara'nın sesi artık bir yalvarış gibi çıkıyordu.
"Kusursuz bir ortaklık." Cem bir adım geri çekilip o profesyonel, ulaşılmaz maskesini tekrar takındı. "Babamın—ustamın—bana miras bıraktığı bu devasa makinede tek bir eksik dişli var. O kusursuz sahte eserleri kim tuvale dökecek? Sen akademideki en iyi kopyacısın, Lara. Profesörlerin senin fırça darbelerinden, o eşsiz tekniğinden fısıltıyla bahsediyor. Orijinali senin kopyandan ayırt edemiyorlar."
"Sen gerçekten delisin."
"Ben sadece bir gerçekçiyim." Cem eliyle etrafı, sergide şampanyalarını yudumlayan o kibirli kalabalığı işaret etti. "Şu insanlara bak. Her biri duvarlarına asmak için milyonlar döküyor. Ama inanki bana, yüzde doksanı eserin gerçek olup olmadığını ruhunda bile hissetmiyor. Neden onlara o paha biçilmez orijinalleri verelim ki? Onlara sahteleri satıp, gerçek eserleri yeraltındaki asıl alıcılarına sunacağız. Herkes kazanacak."
"Hapse girmek ve hayatımı çürütmek hariç, değil mi?"
"Sinan Özkan yirmi yıl boyunca gölgelerde yaşadı ve bir kez bile yakalanmadı." Cem'in sesi aniden sertleşti. "Ve ben... Ben ondan çok daha kusursuzum."
Lara'nın başı dönüyordu. Bu teklife hemen orada, o saniye hayır demesi gerekiyordu. Polise gitmesi, akademiyi bırakması, adını değiştirip bu şehirden sonsuza dek kaybolması gerekiyordu.
Ama aklı o anahtardaydı. Babasının hayatını adadığı o anahtarda.
"Düşünmem lazım."
"Sana tam bir hafta veriyorum." Cem elini uzatıp Lara'nın koluna dokundu. Uzun, sıcak parmakları o ince kumaşın üzerinden bile genç kadının tenini yakıp kavurdu. "Bir hafta sonra ya benim yanımda durursun... Ya da o sana mesaj atan M'nin gerçekte kim olduğunu, ve babanı aslında kimin sattığını tamamen tek başına öğrenirsin."
Arkasını dönüp birkaç adım uzaklaştı ama birden, sanki çok önemsiz bir detayı hatırlamış gibi durdu.
"Bu arada," dedi, yüzünü Lara'ya dönmeden, sırtı dönük bir şekilde. "Yarın gece eski akademinin o terk edilmiş mahzeninde çok özel, kapalı bir müzayede var. Sadece elitler davetli. Ve ben... senin benimle o davete gelmeni istiyorum."
"Neden seninle o cehenneme gelecekmişim?" diye sordu Lara, sesindeki titremeye lanet ederek.
Cem yavaşça omzunun üzerinden geriye döndü. Dudaklarında o tehlikeli, o her şeyi yıkan tebessümü vardı.
"Çünkü o müzayedede, babanın ölmeden hemen önce çaldığı o son eser sergilenecek. Orijinali. Ve o tabloyu yarın gece kim satın alacak, biliyor musun?" Cem duraksadı. Lara'nın yüzündeki o dehşet ifadesini büyük bir zevkle izledi. "M."
Ve o kelime dudaklarından döküldüğü an, Lara'nın bütün dünyası ekseni etrafında parçalanarak döndü.