Lara'nın parmakları, Cem'in o kusursuz dikimli gömleğinin yakasına öyle vahşice, öyle çaresizce sarılmıştı ki, boğumları bembeyaz olmuş, avuç içlerinde kendi nabzının acı veren atışını hissedebiliyordu.
"M kim?"
Sesi kurumuş boğazından cılız bir fısıltı olarak dökülmüştü ama taşıdığı o saf dehşet ve çaresizlik, tarihi konağın yüksek tavanlı, soğuk duvarlarına çarpıp adeta bir çığlık gibi geri yankılandı.
Cem'in dudaklarının kenarına, avını çoktan pençeleri arasına almış bir yırtıcının acımasız gülümsemesi yerleşti. Büyük, sıcak elini yavaşça Lara'nın beline yerleştirdi. Bu sadece onu tutmak için değil; aynı zamanda sahiplenici, "Benim alanımdasın" diyen, tüyler ürpertici bir dokunuştu. "Onun kim olduğunu yarın gece öğreneceksin, küçüğüm. Ama önce... sana sunduğum o eşsiz teklifi kabul etmen gerekiyor."
Lara, adamın dokunuşundan yanmış gibi irkilerek hızla geriye çekildi. Derin, titrek bir nefes almaya çalıştı. Cem'in elinin değdiği nokta, ince kazağının altından bile derisini kavuruyordu. Odaklan, diye bağırdı zihni kendine. Bu adam bir illüzyonist. Bu adam senin zihninle oynuyor, seni adım adım manipüle ediyor. Ancak kalbinin en karanlık köşesinden fısıldayan o ses çok daha korkutucuydu: Bu adam babanın sırlarına, hatta babanın kendisine senden çok daha yakındı.
"Teklifin mi?" Lara acı dolu, histerik bir kahkaha attı ama sesi titriyordu. "Senin o kirli imparatorluğunda, senin için bir piyon olarak çalışmam mı?"
"Benim için değil, Lara. Benimle çalışman." Cem yavaş ve son derece rahat adımlarla arkasındaki deri kaplı antika koltuğa yaslandı. Elindeki kristal viski kadehini ağır ağır sallarken, içindeki kehribar rengi sıvı loş ışıkta hipnotik daireler çiziyordu. "Bu ikisi arasındaki o ince fark, hayatta kalıp kalmayacağını belirleyecek olan şey."
"Aralarında zerre kadar fark yok!" Lara kontrolünü kaybederek yumruğunu ahşap masaya vurdu. Tok bir ses odayı doldurdu. "İkisi de beni babamın yıllarca kaçtığı, sonunda da onu yutan o kanlı cehenneme sürüklüyor!"
Cem'in zümrüt yeşili gözlerinde ani bir parlama oldu. Bu hastalıklı bir kıskançlık mıydı, yoksa çarpık bir hayranlık mı? Lara emin olamadı. "Baban bir dâhiydi, evet. Sanatın en karanlık dehası. Ama en büyük hatası, o son işinde yanında senin gibi kusursuz bir kopyacının, kendi kanından birinin olmamasıydı. O yüzden yakalandı. O yüzden düştü."
Bu sözler Lara'nın göğsüne saplanan paslı bir bıçak gibiydi. Nefesi kesildi, gözleri aniden doldu ama o yaşların yanaklarından süzülmesine asla izin vermeyecekti. Zayıflık gösterme. Babana söz verdin. Asla zayıf olma.
"Defol git," dedi, sesindeki tüm duyguyu emip çıkararak. Saf bir buz kütlesi gibiydi. "Çık benim evimden."
Ancak Cem yerinden bile kıpırdamadı. Kadehinden küçük bir yudum aldı ve o karanlık, nüfuz edici bakışlarıyla Lara'yı tepeden tırnağa yavaşça taradı. "Küçük bir düzeltme, Lara. Bu ev senin değil; mülkiyeti yıllar önce akademiye devredilmiş devlete ait tarihi bir lojman. Ve yarın geceki o büyük müzayedenin sorumlu baş küratörü ben olduğuma göre... teknik ve hukuki olarak, şu an sen benim yönetimimdeki bir binadasın. Yani benim evimdesin."
Lara'nın elleri çaresizlikten yumruk haline geldi. Tırnakları etine batıyordu. "Benimle bu kelime oyunlarını oynamaktan zevk alıyorsun, değil mi?"
"Ben hayatta kalma oyunlarını severim, Lara." Cem kadehi masaya bıraktı ve tek bir pürüzsüz hareketle ayağa kalktı. Ona doğru yürümeye başladı. Attığı her adımda aralarındaki o güvenli mesafe daralıyor, odadaki oksijen azalıyordu. "Ve gözlerinin içine baktığımda, senin de bu karanlık oyunları sevdiğini görebiliyorum. Öyle olmasaydı, benim bu gece o sahte Zonaro tablosu hakkındaki sözlerimden sonra çoktan polise gitmiş olurdun."
Lara zihninde onu çürütecek tek bir mantıklı cümle dahi bulamadı. Haklı, diye itiraf etti kendine nefretle. Lanet olsun ki sonuna kadar haklı.
"Yarın gece M o orijinal tabloyu alırsa," diye fısıldadı Lara, sesi bir yenilgi ninnisi gibiydi. "Babamın o son dokunuşu, o son eseri de sonsuza dek kaybolacak. O tablo... o tuval üzerindeki boyalar, babamın bana bıraktığı tek gerçek şey."
Cem tam önünde durdu. Aralarında bir adımdan bile az bir mesafe kalmıştı. Lara; adamın o baş döndürücü tütün, acı deri ve saf tehlike kokan aurasının içinde boğuluyordu. "İşte tam da bu yüzden benimle ortak olacaksın, Lara. Yarın gece, M o tabloya elini bile süremeden... onu sen alacaksın."
Kalbi göğüs kafesinde çılgın bir kuş gibi kanat çırpmaya başladı. "Benden onu çalmamı mı istiyorsun? Gözlem altındaki bir akademinin sergi salonundan?"
"Hayır, hırsızlık kaba bir yöntemdir." Cem sağ elini yavaşça kaldırdı ve uzun parmaklarını Lara'nın çenesine yerleştirdi. Dokunuşu, az önceki sözlerinin aksine, şaşırtıcı derecede şefkatli ve sıcaktı. "Benden yapmanı istediğim şey, onu kendi ellerinle yaptığın o kusursuz sahtesiyle değiştirmen."
Odanın duvarları Lara'nın üzerine doğru eğiliyormuş gibi geldi. Başı döndü. "Bu imkânsız. Delilik bu! Sergide onlarca sivil polis olacak, her köşede yüksek çözünürlüklü kameralar, lazerli güvenlik ağı—"
"Hepsi, her bir detay benim parmaklarımın ucunda." Cem'in başparmağı, Lara'nın hafifçe aralanan alt dudağının kenarında, tehlikeli bir yavaşlıkla gezindi. "Yarın gece, sen o sahneyi değiştirirken... ben senin gölgen olacağım. Her adımında, her saniyende hemen arkanda duracağım."
Bu dokunuş tenine zerk edilen bir zehirdi; ölümcül bir elektrik akımı, karşı konulmaz bir cinayet arzusu gibiydi. Lara kendini bu uçurumdan çekip kurtarmak için zorladı ve bir adım geriledi. "Neden? Neden bana böyle bir yardım eli uzatıyorsun? Karşılığında ne istiyorsun?"
Cem'in gözlerinde beliren o parlaklık, bu kez sadece ve sadece saf bir hırstı. "Çünkü M denen o gölge, benim de yok etmem gereken bir düşman. Ve senin damarlarında taşıdığın, babandan miras o sahtecilik yetenekleri... benim asıl planım için ihtiyacım olan son eksik parça."
Lara yutkundu. "Asıl planın ne?"
Cem yavaşça arkasını döndü ve devasa pencerelere doğru yürüdü. Boğaz'ın geceye yansıyan ışıkları, onun geniş omuzlu silüetini karanlık bir tanrı gibi çevreliyordu. "Önümüzdeki ay, Topkapı Sarayı'nın güvenlik altyapısı köklü bir yenilemeye girecek. Üç gece boyunca, sarayın en paha biçilmez eserleri geçici bir yer altı kasasına nakledilecek. O kasanın içinde... Sultan Süleyman'ın kişisel koleksiyonuna ait, varlığı halktan gizlenen efsanevi bir madalyon var."
Lara'nın kanı damarlarında buz kesti. Duyduklarına inanamıyordu. "Sen çıldırmışsın. Topkapı'dan bir parça çalmak... Bu imkansızdan da öte. Bu düpedüz intihar."
"Sıradan hırsızlar için öyle." Cem aniden ona doğru döndü; gözlerinde yakıcı bir ateş vardı. "Ama ben yapabilirim. Senin o eşsiz yeteneğinin yardımıyla."
"Hayır." Lara kesin bir şekilde başını iki yana sallayıp kapıya yöneldi. "Cevabım hayır. Asla. Şimdi defol git evimden."
"Lara." Sesi ipek kadar yumuşak, ama içindeki çelik kadar kesik atıcıydı. "M yarın gece o tabloyu aldığı an, senin gerçek kimliğini de öğrenecek. Sadece bu kadar değil... Babanın o gece neden kaza süsü verilerek ortadan kaldırıldığını da."
Lara'nın eli kapı kolunda donakaldı. Öldürüldü. O lanet olası kelime, zihninde bir pimi çekilmiş bomba gibi patladı.
Yavaşça ona döndü. Sesi titriyordu. "Sen... ne dedin az önce?"
Cem ona doğru yürüdü, durmadı. Arkasına geçip durduğunda, Lara ensesinde onun sıcak, kesik nefesini hissedebiliyordu. "Baban intihar falan etmedi, Lara. O basit bir trafik kazası da değildi. O, profesyonelce infaz edildi. Ve işin en kötü yanı ne biliyor musun? Onu öldüren tetikçi... M'nin sağ koluydu."
Lara hızla döndü, gözlerindeki öfke ve inkar yaşlara karışmıştı. "Bunu nereden biliyorsun? Neden inanayım sana!"
"Çünkü o gece... o kahrolası gece ben de oradaydım." Cem'in yüzündeki o sarsılmaz maske ilk defa çatlamıştı. Kasları acıyla gerilmişti. "Onu, tuzağa düştüğü konusunda uyarmak için oradaydım. Ama... çok geç kaldım."
Dünya Lara'nın ayaklarının altından çekildi. Duvara yaslanmasa yere düşecekti. "Yalan söylüyorsun! Sırf beni kullanmak için yalan söylüyorsun!"
"Keşke, her şeyden çok keşke yalan söylüyor olsaydım." Cem, ceketinin iç cebinden yıpranmış, kenarları yanık eski bir fotoğraf çıkardı ve Lara'nın titreyen ellerine bıraktı.
Fotoğrafta üç kişi vardı. Ortada, gözlerinin içi gülerek duran babası Sinan Özkan. Onun sağında on yedi-on sekiz yaşlarında, babasına hayranlıkla bakan genç bir Cem. Ve solunda, yüzü gölgede kalmış, gözleri bile seçilemeyen karanlık, üçüncü bir adam.
"Baban... O benim yeraltındaki tek mentorumdu," dedi Cem, sesi karanlık bir boşlukta yankılanır gibi çıkıyordu. "Bildiğim her şeyi, bütün bu sistemi bana o öğretti."
Fotoğraf, Lara'nın tutmayan parmaklarının arasında titriyordu. "O zaman... sen..."
"Ben onun en sadık öğrencisiydim. Ve sen, benim ustamın kızıydın." Cem'in sesi ilk kez çatladı, o güçlü adamın ardındaki yıkılmış çocuk ortaya çıktı. "Ve ben... hayatımı borçlu olduğum adamı kurtaramadım."
Lara artık direnmedi. Yıllarca içine gömdüğü, kilit vurduğu o tarifsiz acı, o cevapsız sorular, babasına duyduğu o kanatan özlem... hepsi bir anda yıkılan bir baraj gibi taştı. Gözyaşları yanaklarından sel olup akarken, dizlerinin bağı çözüldü.
Cem hiç düşünmeden öne atılıp onu kollarının arasına aldı. Ve Lara, hayatında ilk kez savunmasını tamamen indirerek o adama, onun o sıcak göğsüne sığındı. Hıçkırıklara boğularak titriyordu.
"Şşşt, geçti," diye fısıldadı Cem. Sesi pürüzlü, derin ve yatıştırıcıydı. Eli usulca Lara'nın saçlarında geziniyor, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. "Buradayım. Artık yalnız değilsin."
Bu... çok yanlıştı. Bütün hücreleri bunun bir hata olduğunu bağırıyordu. Bu adam karanlıktı, tehlikeydi, manipülasyonun ta kendisiydi. Belki de Lara'ya en büyük yalanları söyleyen oydu. Ama yine de... babası öldüğünden beri, tam sekiz yıldır Lara ilk kez birinin yanında böyle güvende, böyle 'kendisi' gibi hissediyordu.
Ağlaması yavaşça dindiğinde başını göğsünden kaldırdı. Cem'in yüzü inanılmaz derecede yakındı. Zümrüt yeşili gözleri, Lara'nın yaşlı gözlerinden aşağı inip hafifçe aralanmış dudaklarında sabitlendi. Sonra tekrar gözlerine tırmandı. Aralarındaki çekim öylesine yoğundu ki, havada kıvılcımlar çakıyor, etraflarındaki dünya silikleşiyordu.
"Bu..." Lara'nın sesi boğuk, nefessiz bir fısıltıydı. "Bu geri dönüşü olmayan... korkunç bir hata olur."
"Biliyorum," diye fısıldadı Cem. Başparmağıyla Lara'nın yanağındaki son gözyaşı damlasını incitmekten korkar gibi sildi. "Ama sen de benim gibi... karanlık ve ölümcül hatalardan hoşlanıyorsun, Lara."
Cem hafifçe eğildi. Nefesleri birbirine karıştı. Öpüşeceklerdi; bu, yerçekimi kadar kaçınılmaz bir gercekti. Lara gözlerini kapatıp bu yıkıma teslim olmak üzereyken—
Sessizliği bıçak gibi kesen tiz bir ses yankılandı: Kapı zili.
İkisi de sanki elektrik verilmiş gibi irkilerek birbirinden ayrıldı. Lara hızla gözlerini sildi, karmakarışık olmuş saçlarını düzeltip derin bir nefes aldı. Tanrım, ben az önce ne yapıyordum?
Kapıya doğru yürüdü ve titreyen elleriyle açtığında karşısında soluk soluğa kalmış, akademinin gece bekçisini buldu.
"Özkan Hanım! Çok özür dilerim, bu saatte rahatsız ediyorum ama..." Adamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı, nefes nefeseydi. "Sizin atölyede... yangın alarmı çalıştı. İtfaiye ekipleri yolda, acilen aşağı inmeniz gerekiyor!"
Lara'nın damarlarındaki bütün kan aniden çekildi. Bedeni kaskatı kesildi. Atölyesi... Aylarca uğraştığı sahte Zonaro tablosu, babasının o şifreli notları, gizli eskiz defterleri... Her şey oradaydı. Hayır. Lütfen hayır.
Bekçinin omzunun üzerinden, salonun ortasında dikilen Cem'e baktı. Adam ona doğru dönmüştü; yüzünde endişeli, destekleyici bir ifade vardı. Ama... Lara o yeşil gözlerin derinliğinde, o saniyelik parıltıyı yakaladı.
O soğuk, acımasız ve kusursuz hesaplamayı.
Lara hiçbir şey söylemeden kapıdan fırladı. Merdivenleri ikişer üçer atlayarak konağın bahçesinden akademinin ana binasına doğru delicesine koşmaya başladı. Arkasında, çakıl taşlarını ezen Cem'in sakin, telaşsız adımlarını duyabiliyordu. Kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarpıyor, soğuk gece havası akciğerlerini yakıyordu.
Atölyenin olduğu kata ulaştığında, koridoru kaplayan o yoğun, zehirli siyah duman yüzüne çarptı. İtfaiye ekipleri kapıyı çoktan kırıp içeri girmiş, köpükle yangını bastırmaya çalışıyorlardı. Ancak Lara o kırık kapıdan içeri baktığında gördüğü manzara, dizlerinin üzerine çökmesine neden oldu.
Her şey kül olmuştu.
Bütün çalışmaları, şövaleleri, tuval bezleri... Ve en önemlisi, babasının o paha biçilmez mirası olan gizli notları, eskizleri. Her biri, kapkara, isli bir yıkım yığınına dönüşmüştü.
Cem hemen arkasından gelip yanına diz çöktü. Elini destek olmak istercesine Lara'nın omzuna koydu. "Lara... Çok üzgünüm."
"Bunu sen yaptın." Lara aniden ona doğru döndü. Gözlerindeki acı yerini saf, öldürücü bir nefrete bırakmıştı. Omzunu hızla çekerek adamın elini itti. "Sırf sana muhtaç kalayım, senin o planına evet diyeyim diye her şeyimi yaktın!"
Cem'in yüzünde o kadar inandırıcı bir şaşkınlık ve kırgınlık vardı ki, Lara bir an için kendinden şüphe etti. "Lara, hayır. Nasıl böyle düşünürsün? Alarm çaldığında seninle birlikte senin evindeydik, gözlerinin içine bakıyordum—"
"Birisini tuttun!" Lara ayağa fırladı, ellerini yumruk yapmış, bütün vücudu öfkeyle titriyordu. "Bana gözdağı veriyorsun!"
İtfaiye şefi, isli kıyafetleriyle yanlarına yaklaştı. Lara hemen adama döndü. "Yangın... nasıl çıkmış? Elektrik kontağı falan mı?"
Adam kaskını çıkarıp isli alnını sildi. Başını iki yana salladı. "Maalesef hayır, hanımefendi. Tamamen kundaklama. Hem de oldukça profesyonel bir iş. İçeriye yanıcı ve hızlandırıcı özel bir kimyasal dökülmüş."
Lara'nın dünyası bir kez daha sallandı. Ayakta duramayarak yavaşça geri adımlar attı ve sırtı soğuk koridor duvarına çarpana kadar geriledi. Gözleri yaşarıyordu. Her şey bitti. Babamdan kalan her iz, tüm kanıtlar, benim hayatım... Hepsi kül oldu.
Ve işte tam o an... gözüne bir şey takıldı.
Atölyenin kapısına yakın, dumanın ve köpüklerin erişemediği, yıkılmış bir masanın hemen kenarında duran bir şey.
Kusursuz, bembeyaz, kalın dokulu bir zarf.
Üzerinde ne bir is lekesi, ne de bir yanık izi vardı. Sanki yangından hemen önce, ya da yangın sürerken birisi onu özellikle o karmaşanın içine, Lara'nın bulabilmesi için kusursuzca yerleştirmişti.
Lara titreyen bacaklarıyla öne doğru yürüdü, Cem'in uyarıcı bakışlarını görmezden gelerek yere eğildi. Zarfı eline aldığında kağıdın kalınlığını, o pahalı dokusunu hissetti. Üzerinde hiçbir isim yoktu.
Zarfı yavaşça açtı. İçinden çıkan siyah, kenarları altın yaldızlı kartın üzerinde, son derece zarif ve el yazısıyla yazılmış, kan dondurucu tek bir cümle vardı:
"Yarın gece, müzayedede benimle dans et... M."