Lara'nın buz kesmiş parmakları, babasının yıllardır kapalı olan eski telefonunun çatlak ekranında donup kalmıştı. M'nin az önce yarım kalan ve şimdi tamamlanan o son mesajı, asit gibi gözlerini yakıyordu:
"Kara'ya güvenme. O sadece bir hoca değil."
Kalbi, göğüs kafesini parçalamak istercesine vahşi bir ritimle çarparken, telefonu titreyen elleriyle atölyenin boya lekeli ahşap bankosuna bıraktı. Nefes alamıyordu. Başını kaldırıp pencereden dışarı, Boğaz'ın o zifiri karanlık, hırçın sularına baktı. Kıyıdaki cılız sokak lambaları, suyun yüzeyinde titrek, ölü yıldızlar gibi yansıyordu. Sabahın köründe, saat tam beş buçukta, devasa akademi binası dev bir yeraltı mezarı kadar sessiz ve ürkütücüydü.
Cem Kara kim? diye çığlık atıyordu iç sesi. Ve M bunu nereden biliyor?
Babasının bu eski numarası tam sekiz yıldır toprağın altındaydı. Ölümünden sonra geriye hiçbir iz, hiçbir bağ kalmamıştı. Şimdi bu numaranın aniden dirilmesi, üstelik Cem hakkında böyle ölümcül uyarılar kusması... Bu bir tesadüf olamazdı.
Telefon ahşap zeminde bir kez daha, acımasızca titredi. O an Lara, sakinleşmek umuduyla eline aldığı fırçasını az önce hazırladığı kadmiyum kırmızısına batırıyordu. Ekranda beliren yeni kelimeler zihnine birer çivi gibi çakıldı.
"Dolmabahçe'deki oryantalist koleksiyon. Üç tablo sahte. Baban onları değiştirdi. Kara bunu biliyor."
Parmaklarının gücü aniden tükendi. Fırça elinden kayıp mermer zemine düştü. Kırmızı boya, beyaz damarlı taşın üzerine taze bir kan lekesi gibi sıçradı.
Bu imkânsızdı. Olanaksızdı. Babasının son işi sekiz yıl önce, o korkunç kazadan hemen önceydi. Lara o zamanlar on üç yaşında, olaylardan habersiz, ürkek bir kız çocuğuydu. O karanlık operasyonun detaylarını asla öğrenememişti; sadece ve sadece sonucunu biliyordu: Babasının o gizemli, açıklanamayan ölümünü.
Düşüncelerinin gürültüsü içinde boğulurken, atölyenin ağır kapısı aniden, menteşelerinden sessizce kayarak açıldı.
"Erken kalkan kuşa günaydın."
Cem'in o pürüzsüz, derin ve karanlık sesi, Lara'nın tüm sinir uçlarını aynı anda ateşe verdi. Genç kadın hızla etrafında döndü. Hocası eşikte duruyordu; ancak bu kez üzerinde o kusursuz takım elbiselerinden biri yoktu. Siyah, vücudunu saran boğazlı bir kazak ve koyu renk kot pantolonuyla her zamankinden çok daha farklı, çok daha... yırtıcı görünüyordu. Üzerinde hiçbir akademik mesafe kalmamıştı. Daha gerçek, daha yakın ve kesinlikle çok daha tehlikeliydi.
"Beni burada beklediğimi nereden biliyorsunuz?" Lara'nın sesi, çabalarına rağmen istediğinden çok daha boğuk ve titrek çıktı.
Cem yavaş, ölçülü adımlarla atölyeye girdi ve kapıyı arkasından yavaşça, neredeyse kışkırtıcı bir şekilde kapattı. "Beni beklemiyordun. Ama bu gece hiç uyumadığını çok iyi biliyordum." Gözleri Lara'nın yüzünden ayrılıp, şövalenin üzerindeki yarım kalmış tuvale kaydı. Bakışları orada asılı kaldı. "Aile portresi mi?"
Lara dehşetle yarım kalmış çalışmasına baktı. Bütün gece, zihninin derinliklerinden sızan bilinçsiz bir dürtüyle babasını çizmişti. Onu hatırladığı son haliyle... Şakaklarına düşen gri saçları, o keskin, inatçı çenesi ve gözlerindeki o dipsiz, hüzünlü gizemiyle.
"Sadece pratik," diye yalan söyledi çabucak, tablonun önüne geçip onu vücuduyla siper ederek.
"Çok iyi yalan söylemiyorsun, Lara." Cem iki adım daha attı. Artık aralarında sadece kesif bir terebentin kokusu, dökülen kırmızı boya ve tenlerini yakan o görünmez elektrik vardı. "Birazdan, sabah tam 06:00'da Dolmabahçe'ye gidiyoruz. Serginin son kontrollerini sadece ikimiz yapacağız."
"Peki neden şimdi, bu saatte buradasınız?" Lara çenesini dikleştirdi.
Cem'in dudaklarının kenarında o tanıdık, tehlikeli ve kışkırtıcı gülümseme belirdi. "Seni o güzel uykundan uyandırmaya gelmiştim. Ama görüyorum ki sen zaten uzun zamandır uyanıksın."
Tesadüf mü? diye çırpındı Lara'nın zihni. M'nin o kan donduran mesajından sadece dakikalar sonra burada belirmesi...
"Hazırlanmam gerekiyor," dedi Lara, istemsizce bir adım gerileyerek.
Ama Cem de onunla birlikte bir adım öne çıktı. "Lara." Adı, adamın dudaklarından ilk kez bu kadar yumuşak, bir okşayış gibi dökülmüştü. "Sana bir soru soracağım ve bu kez, sadece bu kez bana tamamen dürüst olmanı istiyorum."
Lara'nın nabzı kulaklarında uğulduyordu. Biliyor. Her şeyi biliyor.
"Sanat tarihine neden bu kadar hastalıklı bir ilgi duyuyorsun?" Cem'in o koyu, orman yeşili gözleri, Lara'nın ruhunu bir neşter gibi yarıp içine bakıyordu. "Çoğu resim öğrencisi sadece fırçayı nasıl tutacağını, renkleri nasıl karıştıracağını önemser. Ama sen farklısın. Sen teknikleri, sahtekarlıkların kökenlerini, eserlerin kanlı tarihlerini ezbere biliyorsun. Neden?"
Lara zorlukla yutkundu. Boğazı kurumuştu. "Baba mesleğim."
"Baban kimdi?"
Odanın duvarları Lara'nın üzerine doğru kapanmaya başladı. "Sıradan bir koleksiyoncuydu. Öldü. Konu kapandı."
"İsmi neydi?"
"Bu sizi neden bu kadar yakından ilgilendiriyor?"
Cem bir adım daha attı. Artık aralarında sadece tek bir karışlık, boğucu bir boşluk kalmıştı. Lara geri çekilmek istedi ama sırtı çoktan soğuk duvara dayanmıştı; kaçacak hiçbir yeri, saklanacak hiçbir gölgesi yoktu.
"Çünkü," diye fısıldadı Cem, adamın nefesi Lara'nın dudaklarına çarparken. Sesinde o kadar karanlık, o kadar saf bir hayranlık vardı ki Lara'nın başı döndü. "Çok az insan bir taklidi aslından daha ruhlu yapacak kadar yetenekli olabilir. Senin fırçandan çıkan o tablolara bakanlar, orijinal ile kopya arasındaki o ince, ahlaksız çizgiyi asla ayırt edemez."
Lara'nın damarlarındaki kanın buz tuttuğunu hissetti. Gözleri irileşti. "Bana ne ima ediyorsunuz?"
"Hiçbir şey ima etmiyorum, Lara. Ben sadece önümdeki kusursuz eseri övüyorum." Cem'in uzun, sıcak parmakları yavaşça kalktı ve boğumları Lara'nın yanağına belli belirsiz sürtündü. O kadar hafif, o kadar cezbedici bir dokunuştu ki, Lara bir an için bu kabusun içinde gözlerini kapatıp o dokunuşa yaslanmak istedi. "Dolmabahçe'de sana çok özel bir şey göstereceğim. Ve eğer bu geceki tahminim doğruysa... seninle birlikte bu dünyayı yerinden oynatacak harika işler yapabiliriz."
Tehlike. Vücudundaki her bir hücre yırtınırcasına bağırıyordu. Bu adam bir uçurum. Bu adam saf ölüm demek.
Ama yine de, o uçurumun kenarında durmasına rağmen kendini geri çekemedi. Onu çeken yerçekimi çok güçlüydü.
"Saat tam 06:00," diye fısıldadı Cem, gözlerini Lara'nın dudaklarından zorlukla ayırıp bir adım geri çekilirken. "Geç kalma, Lara Özkan."
Kapı kapanıp da atölye o boğucu yalnızlıkla baş başa kaldığında, Lara bacaklarının titremesine daha fazla engel olamayarak yere, dökülen boyanın hemen yanına çöktü. Titreyen elleriyle telefona uzandı ve M'ye yazdı:
"Kara şimdi burada. Benimle Dolmabahçe'ye gidiyor. Beni köşeye sıkıştırıyor, test ediyor."
Cevap beklediğinden çok daha hızlı, adeta bir tokat gibi yüzüne çarptı:
"Ona asla güvenme. Ama onu reddetme de. Babanın kanlı ölümüne giden o karanlık yol, o sarayın kapılarından başlıyor."
Dolmabahçe Sarayı'nın devasa, ferforje demirli yan girişi, İstanbul'un o solgun sabah sisinin içinde tamamen terk edilmiş görünüyordu. Lara, Cem'in siyah, lüks Audi'sinden inerken ellerini gizlemek için ceketinin ceplerine soktu. Araba, sarayın devasa taş duvarlarının dibindeki boş otoparkta fazlasıyla tekinsiz ve tehditkâr duruyordu.
"Burası bu saatte halka kapalı," dedi Lara, sarayın devasa kapısına bakarak. "Nasıl içeri gireceğiz? Bu izni nasıl aldınız?"
Cem arabanın anahtarını cebine atarken gülümsedi. "Bağlantılar, küçüğüm. Sanat dünyası fırçalarla değil, karanlıkta fısıldanan bağlantılarla döner."
Ağır kapılar açılıp da içeri adım attıklarında Lara'nın nefesi dudaklarında asılı kaldı. Oryantalist salonun o devasa, altın varaklı kapılarından içeri süzüldüler. Yüksek tavandan sarkan devasa kristal avizeler loş bir ışıkla aydınlatılmıştı. Duvarlarda asılı duran o paha biçilmez yağlıboya tablolar, zamanın ve ölümün ötesinden onlara bakıyordu. Sarayın sessizliği o kadar ağırdı ki, kendi kalp atışlarını duyabiliyordu.
"Osman Hamdi Bey, Fausto Zonaro, Ivan Aivazovsky..." Cem yan yana yürürken yavaşça anlatıyordu. Sesi sarayın yüksek tavanında yankılanıyordu. "Bu koleksiyonun en nadide, en değerli parçaları."
Lara, adeta bir trans halindeymiş gibi her bir tabloyu, her bir detayı inceleyerek yürüyordu. Hangisiydi? Hangisi sahteydi? M'nin mesajı zihninde zehirli bir yılan gibi tıslıyordu. Üç tablo sahte. Baban onları değiştirdi.
"İşte bu." Cem aniden durdu. Duvarın tam ortasında, özel bir aydınlatmayla vurgulanmış büyük bir tablonun önündeydiler. "Tüm koleksiyondaki en sevdiğim eser."
Lara yutkunarak tabloya baktı: Kusursuz bir Boğaz manzarası. Kan kırmızı bir gün batımı, dalgalarla boğuşan ahşap bir tekne ve yorgun balıkçılar. Sağ alt köşede ise o zarif imza duruyordu: Zonaro.
Ve o an, Lara gerçeği bütün çıplaklığıyla gördü.
Tuvale vuran fırça darbelerinin o agresif açısı... Mavi ile kahverenginin birbirine karıştığı o spesifik, hastalıklı ton... Gölgeleme tekniğindeki o minicik sapma.
Sahte.
Bu bir Zonaro değildi. Bu, baştan aşağıya babasının ruhuydu. Tam on yıl önce, Lara henüz boya kokularının içinde kaybolan küçük bir kızken, babasını o loş atölyede tam da bu spesifik teknikleri, o kahverengi tonlarını kusursuzlaştırmak için saatlerce uğraşırken izlemişti.
"Büyüleyici, değil mi?" diye fısıldadı Cem. Sesi yumuşaktı ama içinde keskin bir ustura saklıydı. Kusursuz bir tuzaktı.
Lara boğazındaki düğümü zorlukla yutkundu. "Çok... kusursuz."
"Bir sorun mu var?" Cem başını çevirmeden sordu.
"Hayır. Neden olsun ki?" Lara sesini düz tutmak için adeta savaşıyordu.
Cem nihayet başını ona doğru çevirdi ve gülümsedi. O karanlık, her şeyi bilen, avcının avına sunduğu o ölümcül gülümseme... "Çünkü benim gibi yıllarını bu işe vermiş bir uzmanın bile ilk bakışta fark edemeyeceği bir şeyi sen saniyeler içinde fark ettin. O şoku, o tanıma hissini gözlerinde gördüm, Lara."
Dikkatli ol, diye emretti Lara kendine. Parmak uçlarıyla avuç içlerini kanatana kadar sıktı. Asla oyuna gelme.
"Ben sadece bir öğrenciyim," dedi, çenesini dikleştirerek. "Uzman olan sizsiniz."
"Sen sadece bir öğrenci değilsin. Sen, o büyük uzmanın kendi elleriyle yetiştirdiği çırağısın." Cem aniden ona doğru döndü. Aralarındaki mesafe yine o tehlikeli çizgiye, nefeslerinin birbirine karıştığı o eşiğe indi. "Lara, sana reddedemeyeceğin bir teklif sunacağım. Ama o kapıdan içeri girmeden önce bana güvenmen gerekiyor."
"Size mi?" diye tısladı Lara, kalbi göğsünü döverken. "Asla."
"Hayır." Cem başını hafifçe iki yana salladı. "Kendine. Ve kanındaki o mirasa." Elini ceketinin iç cebine attı ve kenarları sararmış, eski, küçük bir fotoğraf karesi çıkarıp Lara'nın titreyen ellerine bıraktı.
Lara başını eğip fotoğrafa baktı.
Karede, o tanıdık, dumanlı atölyede omuz omuza vermiş iki adam vardı. Biri, yüzünde gururlu bir gülümsemeyle duran, saçlarına henüz ak düşmemiş babasıydı.
Diğeri ise...
Lara'nın damarlarındaki kan çekildi, elleri birer buz kütlesine dönüştü. Midesi kasıldı.
Diğeri; gözlerinde aynı o karanlık ateşle gülümseyen, babasının elini omzunda taşıyan yirmili yaşlarının başındaki Cem Kara'dan başkası değildi.
"Baban benim biricik ustamdı, Lara," dedi Cem. Sesi şimdi sarayın o devasa boşluğunda kimsesiz ve hüzünlü bir fısıltıydı. Her bir kelimesi, Lara'nın dünyasına atılan birer bombaydı. "Ve sekiz yıl önce o gece öldüğünde... beni geride bıraktığı o karanlık krallığın tek mirasçısı yaptı. Ta ki... seni bulana dek."