Lara’nın parmak uçları, sahte Monet’nin o özenle eskitilmiş, soğuk maun çerçevesine değdiği anda, atölyenin ağır kapısı hırçın bir gıcırtıyla aralandı.
Zaman o an durdu. Lara’nın nefesi boğazında asılı kaldı. Parmakları, bir refleksten ziyade hayatta kalma içgüdüsüyle tablonun arkasındaki o gizli noktaya kaydı. Orada, verniğin altına ustalıkla gizlenmiş, mikroskobik bir "Ö" harfi vardı—babasının, yani ustasının silinmez imzası. Bu dünyada kimse o işareti göremezdi, kimse anlamını çözemezdi. Ama kapıdaki kişi eğer Cem Kara ise... İşte o zaman tüm sırlar birer idam fermanına dönüşebilirdi.
"Günaydın, Bayan Özkan."
Ses, sabahın o puslu sessizliğini kadifemsi ama keskin bir hançer gibi yardı. Tekin olmayan bir tınısı vardı; hem davetkâr hem de ölümcül.
Lara yavaşça döndü. Yüzüne, yıllarca ayna karşısında çalışarak kusursuzlaştırdığı o "masum ve hırslı güzel sanatlar öğrencisi" maskesini yerleştirdi. "Profesör Kara... Sizi şafağın bu vaktinde atölyede göreceğimi hiç tahmin etmemiştim."
Cem, koyu gri kaşmir paltosunun ceplerine ellerini sokmuş, eşikte bir heykel gibi dikiliyordu. Arkasından süzülen solgun sabah güneşi, yüz hatlarını karanlıkta bırakarak ona mistik ve korkutucu bir hava katıyordu. Ama Lara, o gölgelerin arasından bile üzerine dikilen kesif bakışları hissedebiliyordu. Cem onu görmüyordu; adeta ruhunu süzüyor, yalanlarını bir bir ayıklıyordu.
"Ben de sizi," dedi Cem, içeriye doğru ağır bir adım atarak. Kapıyı kapatmadı, arkasından ardına kadar açık bıraktı. Bu bir kaçış yolu muydu, yoksa bir davet mi? "Bilirsiniz; erken kalkan kuş, en lezzetli kurtları kaparmış."
Ya da en dikkatsiz hırsızları yakalarmış, diye geçirdi içinden Lara, kalbi göğüs kafesini zorlarken.
Cem, sergi için hazırlanan tabloların arasında, bir müze küratörü titizliğiyle gezinmeye başladı. Her adımı ölçülü, her hareketi bir güç gösterisiydi. Üzerinde, bastığı her toprağın sahibiymiş gibi davranan o aristokratik güven vardı.
"Bu sergiyi hazırlamak ne kadar vaktinizi aldı?"
"İki ay," dedi Lara, ses tellerindeki gerginliği gizlemek için çelik gibi bir tonda konuşarak. Parmak uçları hâlâ o sahte Monet’nin kenarındaydı. Onu bırakmalı mıydı yoksa bir kalkan gibi tutmaya devam mı etmeliydi? Karar veremiyordu.
"İki ay..." Cem, duvarda asılı olan bir Caravaggio reprodüksiyonunun önünde durdu. Başını hafifçe yana eğdi, bir hata arar gibiydi. "Ve tüm bu eserler... Sizin tamamen orijinal çalışmalarınız mı?"
Lara’nın midesine bir kramp girdi. Bu bir sorudan ziyade, altına dinamit döşenmiş bir tuzaktı.
"Bazıları etüt çalışması, bazıları ise modern birer reinterpretasyon," dedi Lara, tabloyla arasına mesafe koymak için bir adım gerileyerek. "Sanat tarihi dersleriniz bazen... tahmin ettiğinizden daha ilham verici olabiliyor."
Cem’in dudaklarının kenarında belli belirsiz, alaycı bir kıvrılma belirdi. Ancak o yeşil gözler, bir buzdağı kadar soğuk kalmaya devam etti.
"İlham..." Kelimeyi ağzında sanki zehirli bir şarabı tadar gibi yuvarladı. "İlginç bir kelime seçimi. Ben buna daha çok... kusursuz bir taklit derdim."
Lara’nın kanı dondu ama yüzündeki maskeyi tek bir santim bile oynatmadı. "Picasso’nun da dediği gibi; iyi sanatçılar kopyalar, büyük sanatçılar ise çalar, Profesör."
"Ah..." Cem aniden döndü ve bakışlarını doğrudan Lara’nın gözlerine kilitledi. O an Lara kendini savunmasız hissetti; sanki üzerindeki kıyafetler yok olmuş, tüm günahları ve babasının ona miras bıraktığı o karanlık geçmiş Cem’in önüne serilmişti. "Peki, siz kendinizi hangi kategoride görüyorsunuz Bayan Özkan? Bir kopyacı mı, yoksa bir hırsız mı?"
Tehlikeli, diye haykırdı Lara’nın iç sesi. Bu adam bir yangın ve sen tam merkezindesin.
"Henüz yolun başında bir öğrenciyim," dedi, babasının o altın kuralını hatırlayarak: Asla ilk gözünü kaçıran sen olma. "Kategori belirlemek için fazla toyum."
"Alçakgönüllülük mü?" Cem yaklaşmaya başladı. Bir adım. İki adım. Aralarındaki mesafe daraldıkça odadaki oksijenin çekildiğini hissediyordu Lara. "Yoksa bu da mı bir strateji?"
Artık o kadar yakındı ki; Cem’in ceketine sinmiş tütün, pahalı deri ve eski kütüphane raflarını andıran o büyüleyici kokusu Lara’nın tüm duyularını esir aldı. Sabah güneşinin cılız ışığı Cem’in gözlerindeki o tuhaf, kehribara çalan altın pırıltıları açığa çıkarıyordu.
"Strateji sadece oyun oynayanlar için gereklidir," dedi Lara, sesine kasıtlı bir meydan okuma ekleyerek. "Ben sadece resim yapıyorum."
"Öyle mi?" Cem artık tam karşısındaydı. Elini uzattı ve parmaklarını yavaşça Monet’nin çerçevesinde gezdirdi—tam da Lara’nın saniyeler önce dokunduğu noktada. "Sadece resim yapıyorsunuz... Peki ya baba mesleği? Bundan hiç bahsetmemiştiniz."
Lara’nın damarlarındaki kanın buz kestiğini hissetmemek imkansızdı.
"Emekli," dedi, sesinin titrememesi için tüm iradesini tek bir noktada toplayarak. "Küçük bir antikacıydı."
"Antikacı..." Cem’in parmağı tam o gizli "Ö" harfinin üzerinde durdu. Çok yakındı. Felaketle arasındaki mesafe sadece birkaç milimdi. "Ne tesadüf. Ben de bir nevi antika tüccarı sayılırım."
Lara’nın kalbi göğüs kafesini yırtmak istercesine çarpıyordu ama o soğuk, mesafeli gülümsemesini korudu. "Küratörlük mü dediniz? Bunlar çok farklı dünyalar."
"Bazen," diye fısıldadı Cem, sesi Lara’nın zihninin en kuytu köşelerine sızarken. Bakışları genç kadının dudaklarına kaydı. "Bazen bu iki dünya birbiriyle iç içe geçer."
Aralarındaki elektrik, odadaki havayı iyonize edecek kadar yoğundu. Lara nefes almayı unutmuştu. Bu adam neyi, ne kadar biliyordu? Onu neden köşeye sıkıştırıyordu? Ve en korkutucu olanı; neden Lara’nın ruhundaki her bir parça ona doğru çekilmek için can atıyordu?
"Dolmabahçe sergisi hakkında," dedi Cem, aniden bir adım geri çekilip aralarındaki o yoğun büyüyü bıçakla keser gibi bozarak. Lara dengesini kaybetmemek için masaya tutundu. "Yarın gece çok özel bir ön izleme var. Sadece elit bir azınlık davetli."
"Ben sadece bir öğrenciyim Profesör, sanmam ki böyle bir sergi—"
"Asistanım olarak gelmeni istiyorum." Cem, ceketinin iç cebinden krem rengi, kabartma baskılı, ağır bir davetiye çıkardı. Parmaklarının arasında bir silah gibi tutuyordu onu. "Sanat tarihi dersinde oldukça başarılıydın, değil mi?"
Lara, "Evet," derken aslında "Düşmanımı yakından takip ediyorum," demek istiyordu.
"Ama—"
"Yarın akşam sekizde. Resmi kıyafet." Cem, davetiyeyi Lara’nın eline tutuşturdu. Parmakları birbirine değdiğinde, aralarından geçen o statik elektrik şoku ikisini de sarsmış gibiydi. "Bu bir rica değil, Lara. Bir emir de değil."
"O zaman nedir?"
Cem kapıya yöneldi, tam çıkmadan önce durup omuzunun üzerinden son bir kez baktı. O bakışta her şey vardı: Arzu, tehdit, tehlike ve hepsinden önemlisi... mutlak bir bilgi.
"Bu bir sınav," dedi sesi yankılanarak. "Ve bu sınavda başarısızlık, bir seçenek değil."
Kapı Cem’in arkasından ağır bir sesle kapandı.
Lara, bacaklarının titremesine engel olamayarak en yakındaki sandalyeye yığıldı. Bir elindeki şatafatlı davetiyeye, bir de babasının imzasını taşıyan sahte Monet’ye baktı.
Kahretsin, bu işin sonu hiç iyi bitmeyecek.
O anda cebindeki telefonu şiddetle titredi. Bilinmeyen bir numara.
"Yeni ortağınız oldukça ilginç bir adam. Çok dikkatli ol, küçük Lara. Bazı oyunların kazananı olmaz; sadece masadan sağ çıkabilenler vardır. - M"
Lara telefonu masaya bıraktı, elleri kontrolsüzce titriyordu. "M"... Babasının yer altı dünyasındaki eski ortağı. Yıllardır ondan haber almamıştı. Cem ile olan bu tehlikeli dansı nereden biliyordu?
Pencereden dışarı, Boğaz’ın hırçın sularına baktı. Her şey ne kadar da normal görünüyordu... Ama Lara için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Telefon ekranı tekrar aydınlandı. Bu seferki numara Lara’nın kalbini yerinden sökecek gibi oldu. Babasının yıllardır kapalı olan, çoktan yok edilmiş olması gereken eski numarasıydı.
Ekranda beliren mesaj, Lara’nın dünyasını bir kez daha altüst etti:
"Kızım, eğer bu mesajı okuyorsan, hayal bile edemeyeceğin bir tehlikenin içindesin. Cem Kara’nın gerçekte kim olduğunu sanıyorsun? O senin—"
Mesaj tam orada kesildi. Cümlenin sonu, Lara’nın zihninde asılı kalan bir uçurum gibiydi.