İçeriğe geç

Kül ve Kıvılcım

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Kül ve Kıvılcım

Bölüm 1

Ortaklık

Fırçanın ucundaki boya, tuvalin üzerinde titrek, kusurlu bir çizgi bıraktı. Tam o anda, Lara'nın elindeki ahşap cetvelin kenarından, loş atölyenin açık kapısında bir gölge belirdi.

"Işık yanlış."

Ses o kadar tok ve pürüzsüzdü ki, atölyenin ağır sessizliğini keskin bir bıçak gibi ortadan ikiye yardı. Lara’nın kalbi, göğüs kafesini parçalamak istercesine şiddetle çarptı. Omuzları aniden gerildi. Yavaşça arkasını döndüğünde onu gördü: Cem Kara. Kapı pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. O buz gibi, yeşil gözleri kısılmış, karanlık bir ormanı andıran bakışlarıyla doğrudan tuvali inceliyordu.

"Özür dilerim?" Lara'nın sesi, zihnindeki fırtınaya tezat oluşturacak kadar sert ve mesafeli çıktı. *İyi,* diye geçirdi içinden. *Zayıflık göstermemeliydin. Özellikle de ona karşı.*

"Vermeer'i kopyalıyorsun. 1665, 'İnci Küpeli Kız'." Cem, yavaş ve ölçülü adımlarla atölyeye girdi. İtalyan kesim ayakkabılarının ahşap zeminde çıkardığı o tok ses, rahatsız edici derecede kendinden emindi. "Ancak ışığı yakalayış biçimin fazla sığ. *Chiaroscuro* tekniğinin ruhunu, ışık ve gölgenin o vahşi savaşını anlamadan eski ustaları taklit etmeye çalışmak... Sadece aptallıktır."

*Kahretsin.* Lara'nın çenesi kasıldı. Adam kesinlikle haklıydı ve asıl sinir bozucu olan da tam olarak buydu.

"Belki de Vermeer'i kopyalamıyorumdur," dedi, titremesini gizlemek için fırçasını hızla terebentin dolu kavanoza daldırarak. "Belki de bu sadece benim kendi yorumumdur."

"Hayır."

Cem şimdi tam arkasındaydı. O kadar sessiz, o kadar tehlikeli bir şekilde yaklaşmıştı ki, Lara teninde onun bedeninin ısısını hissedebiliyordu. Koyu renk ceketinden yayılan kesif tütün, bergamot ve pahalı bir kolonyanın o baş döndürücü kokusu burnuna doldu.

"Bu bir kopya," diye fısıldadı Cem, sesi Lara'nın ensesindeki tüyleri ürpertecek kadar yakından geliyordu. "Ve oldukça vasat bir kopya. Senin gibi parmaklarında sihir taşıyan bir öğrenciden çok daha iyisini beklerdim."

Lara dişlerini sıktı. Fırçanın sapını parmak boğumları bembeyaz olana kadar sıktı. *Sakın dönme. Sakın ona tepki verme.*

Ama mantığı, bedenine yenik düştü ve döndü.

Ve döner dönmez devasa bir hata yaptığını anladı.

Cem Kara, dergilerdeki pürüzsüz fotoğraflarında bile tehlikeli derecede yakışıklıydı. Koridorlarda fısıldanan dedikodulara göre, akademideki öğrencilerin yarısı sırf onun o karanlık aurasına bir saat daha maruz kalabilmek için dersini seçiyordu. Ancak bu kadar yakından; o keskin, acımasız çene hattı, dudaklarının kenarındaki o ince, alaycı kıvrım ve gözlerindeki dipsiz, karanlık uçurum çok daha sarsıcıydı.

*Hayır. Hayır, hayır, hayır. Bu adam kesinlikle tehlikeli.*

Babasının yıllar önce, sigara dumanıyla dolu o karanlık odada söylediği sözler zihninde yankılandı: *"Sanat dünyasında herkes ya avcıdır ya da av, Lara. Asla rollerini karıştırma."*

"Öğrencilerinizi teneffüslerde, boş atölyelerde köşeye sıkıştırıp eleştirmeyi adet mi edindiniz, Hocam?" Lara, bakışlarını o yeşil girdaplardan bir saniye bile ayırmadan çenesini dikleştirdi.

Cem'in dudakları—*Allah'ım, o kışkırtıcı dudaklar*—hafifçe yukarı kıvrıldı. Ama bu tebessüm, gözlerindeki o soğuk ifadeye asla ulaşmadı.

"Sadece yetenekli öğrenciler ilgimi çeker. Ve sen fazlasıyla yeteneklisin, Lara Özkan. Ama aynı zamanda... bir şey saklıyorsun. Fırça darbelerinde bir kaçış var."

Lara'nın kalbi göğsünde çılgınca kanat çırpan bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Nefesi boğazında düğümlendi. *Ne biliyor? Benim hakkımda, ailem hakkımda ne bilebilir?*

"Herkes bir şeyler saklar," dedi, sesinin titrememesine dua ederek. Gözlerini kısarak ona meydan okudu. "Eminim ki sizin bile o mükemmel takım elbiselerinizin altında sakladığınız sırlar vardır, Hocam."

Bir an—sadece bir kalp atışı kadar kısa bir an—Cem'in yüzündeki o sarsılmaz maske çatladı. Gözlerinde karanlık bir ateş parladı. Bir tehlike. Bir tanıma. Belki de... saf bir heyecan.

Sonra aynı hızla yeniden o ulaşılmaz, donuk ifadesine büründü.

"Yarın. Saat 15:00. Ofisimde ol." Bir adım geri çekildi, aralarındaki o boğucu ama elektriklendirici mesafeyi yeniden açtı. "Üzerinde çalıştığım özel bir proje için asistan arıyorum."

"Ya reddedersem?"

"Beni reddeden öğrencilerim, genellikle dönem sonunda kariyerleri için çok pişman olurlar."

"Bu bir tehdit mi?" Lara'nın gözleri öfkeyle parladı.

"Sadece dostça bir tavsiye." Kapıya doğru yöneldi ama çıkmadan önce duraksayıp omuzunun üzerinden son bir kez ona baktı. Bakışları tuvaldeki resme, ardından Lara'nın gözlerine kaydı. "Ve Lara? O tabloyu bitirirsen, gerçekten pişman olursun. Bazı kopyalar... gereğinden fazla ikna edici olmamalıdır."

Kapı yavaşça kapanıp Cem'in ayak sesleri koridorda yankılanarak uzaklaştığında, Lara'nın dizlerinin bağı çözüldü. Titreyen bacakları onu daha fazla taşıyamadı ve boyalı tabureye ağır bir şekilde çöktü.

*Ne demek istedi? Biliyor olabilir mi? Gerçekten o kadar iyi okuyabilir mi beni?*

Cebinde titreyen telefonu onu bu paranoyak düşüncelerden çekip çıkardı. Ekranda babasından gelen şifreli bir mesaj parlıyordu:

*"Yeni iş. Perşembe. Hazır ol."*

Lara gözlerini yumdu ve derin, titrek bir nefes verdi. *Kahretsin.*

***

Ertesi gün, saat tam 14:59'da Cem Kara'nın ofisinin ağır, maun kapısının önünde durduğunda, Lara'nın tüm hayatta kalma içgüdüleri arkasını dönüp koşmasını haykırıyordu. Ama içindeki o dizginlenemez merak—ve dürüst olmak gerekirse, bütün gece rüyalarına sızıp onu uykusuz bırakan o lanet olası yeşil gözler—korkusuna galip gelmişti.

Derin bir nefes aldı ve kapıyı iki kez vurdu.

"Gir."

Ses içeriden boğuk ama otoriter geliyordu. Lara kapıyı açıp içeri adım attığında kısa bir an afalladı. Ofis, beklediğinden çok daha görkemli ve boğucuydu. Tavandan tabana kadar uzanan raflar sanat tarihi, felsefe ve restorasyon kitaplarıyla dolup taşıyordu. Duvarlarda orijinal olduğuna yemin edebileceği—ama emin olamadığı—rönesans eskizleri asılıydı. Pencerenin önünde ise, kurşuni renge bürünmüş hırçın İstanbul Boğazı'na bakan devasa, koyu renkli ahşap bir çalışma masası duruyordu.

Cem, masasında oturmuş, altın rengi bir dolmakalemle önündeki kalın dosyayı işaretliyordu. Başını kaldırma zahmetine bile girmedi.

"Geç kaldın."

"Sadece üç dakika," dedi Lara, kapıyı arkasından yavaşça kapatarak.

"Sanat dünyasında üç dakika, paha biçilmez bir eseri elinden kaçırmak ile ona tamamen sahip olmak arasındaki o ince, acımasız farktır." Kalemi bıraktı ve başını kaldırdı. O delici bakışları Lara'yı baştan aşağı süzdü. Tanrım... Neden sadece ona bakarak bile nefesini kesmeyi başarıyordu? "Otur."

Lara, masanın karşısındaki deri koltuğa yavaşça oturdu. Odanın atmosferi tıpkı sahibinin kokusu gibiydi—tehlikeli, gizemli, yasak ve tamamen baştan çıkarıcı.

"Sana bir iş teklif edeceğim," dedi Cem, uzun parmaklarıyla dosyayı kapatarak. Gözlerini Lara'nınkilere kenetledi. "Ama önce tek bir şeyi netleştirmemiz gerekiyor. Neden buradasın? Bu sıradan akademide neden okuyorsun, Lara?"

"Sanatçı olmak istiyorum."

"Bana yalan söyleme." Cem öne doğru eğildi, bakışlarındaki yoğunluk odadaki oksijeni emiyor gibiydi. "Senin gibi biri... Elinin altında sanata dair her kaynağa erişebilecek, babasının kirli ama güçlü bağlantılarıyla Avrupa'nın en prestijli galerilerinden içeri elini kolunu sallayarak girebilecek biri, neden bu küçük akademide yeteneklerini çürütüyor?"

Lara'nın damarlarındaki kanın anında buz tuttuğunu hissetti. Nefesi kesildi. "Babam hakkında ne biliyorsunuz?"

Cem'in dudaklarına yerleşen gülümseme, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcınınkini andırıyordu. "Mehmet Özkan. Tanınmış bir sanat restorasyon uzmanı. En azından, resmi vergi kayıtlarında ve cemiyet dergilerinde öyle." Yavaşça ayağa kalktı. Boyu, odanın tavanını daha da alçak gösteriyordu. Ağır adımlarla masanın etrafından dolaşmaya başladı. "Ama biz ikimiz de çok iyi biliyoruz ki, o ihtişamlı atölyesinin ardındaki gerçek çok daha... *ilginç*."

*Kaç. Hemen şimdi kalk ve bu odadan kaç.*

Zihni alarm zilleri çalarken, Lara yerinden milim kıpırdayamadı. O sandalyeye çivilenmiş gibiydi. Geri adım atmayacaktı.

"Bana babamdan bahsedecek son kişi sizsiniz. Siz de sanat hırsızlığı konusunda oldukça... *bilgilisiniz*, değil mi Hocam?" Sesi, içindeki paniğe ihanet ederek hafifçe titredi ama çenesini dik tutmayı başardı. "Geçen yıl Londra'da sırra kadem basan o paha biçilmez Caravaggio tablosunun, sadece altı ay sonra İstanbul'da ortaya çıkması oldukça romantik bir tesadüf... Özellikle de bizzat sizin küratörlüğünü yaptığınız o özel sergide sergilenmesi."

Cem duraksadı. Ardından güldü. Derin, zengin ve karanlık bir ses tonuyla. Bu gülüş, Lara'nın omurgasından aşağı sıcak bir ürperti dalgası gönderdi.

"Akıllı kız." Artık tam önündeydi. Masanın kenarına kalçasını yasladı ve yukarıdan o yeşil gözleriyle Lara'yı süzdü. "İşte tam da bu yüzden o dosyada senin adın var. Bu yüzden seni seçtim."

Lara yutkundu. "Ne için seçtiniz?"

"Bir ortaklık için." Cem ona doğru eğildi. Yüzü, Lara'nınkine o kadar yakındı ki, adamın her nefes verişinde Lara'nın dudakları karıncalanıyordu. "Sen, kendi başıma erişemeyeceğim karanlık yerlere, o kilitli kapıların ardına ulaşmamı sağlayacaksın. O sihirli ellerini ve babanın bağlantılarını kullanacaksın. Ben de karşılığında sana bilmediğin her şeyi öğreteceğim. Gerçek sanatı... Sadece tuvale boya sürmeyi değil; onu ustalıkla çalmayı, gölgelerde saklamayı ve en yüksek fiyata satmayı."

"Siz kesinlikle delirdiniz," diye fısıldadı Lara, gözleri irileşmişti.

"Evet, deliyim." Cem'in sesi baştan çıkarıcı bir fısıltıya dönüştü ve Lara'nın beyni uyuşmaya başladı. "Ama sen de öylesin. Dün o atölyede gördüm, Lara. Fırça darbendeki o asiliği, renkleri seçişindeki o vahşi tutkuyu, tuvalindeki her saplantılı ayrıntıyı... Sen sanatı sadece anlamıyorsun. Sen onu hücrelerinde yaşıyorsun. Ve onun için gözünü kırpmadan yasaları çiğneyebilecek o ateşe sahipsin."

Lara'nın kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Bir an önce kalkmalı, o kapıyı çarpıp çıkmalı ve hayatından tamamen uzaklaşmalıydı. Bu adam bir uçurumdu. Sadece özgürlüğü ve geleceği için değil, korumaya yemin ettiği kalbi için de telafisi imkansız bir yıkımdı.

Ama kalktığında, geriye doğru bir adım atmadı. Aksine, iradesine karşı koyamayarak bir adım öne çıktı. Aralarındaki görünmez duvarı biraz daha yıktı.

"Eğer bu deliliği kabul edersem," dedi, sesi alçak, kışkırtıcı ve meydan okuyucuydu. "Kurallar ne?"

Cem'in yeşil gözlerinde aniden bir alev topu tutuştu. Arzu muydu bu? İhtiras mı? Yoksa kontrol edilemez bir açlık mı? Belki de hepsiydi.

"Kural bir," dedi sesi pürüzlü çıkarak. "Bana tamamen güveneceksin."

"Hayır."

Cem'in kaşı yavaşça havaya kalktı. "Hayır mı?"

"Kimseye güvenmem. Hele ki ailemin en karanlık sırlarını elinde tutan birine asla."

Adamın dudakları—*şu lanet olası dudaklar*—tekrar, ama bu kez gerçek bir takdirle kıvrıldı. "Adil bir hamle. O zaman kural bir değişiyor: Birbirimize karşı dürüst olacağız. Her zaman. Yalan yok."

"Kabul."

"Kural iki: Bu, başından sonuna kadar sadece bir iş. Duygular her zaman işi mahveder, dikkati dağıtır."

Lara dudak bükerek güldü ama bu ses boğazında acı bir tat bırakmıştı. "Benim duygularım konusunda zerre kadar endişelenmeyin, Hocam."

"Cem." Bir adım daha yaklaştı. Artık aralarında hiçbir mesafe kalmamıştı; sadece birbirine karışan nefesleri ve havada asılı duran o yoğun elektrik. "İş saatleri dışında, o lanet olası kapının ardında adım Cem."

Lara'nın nefesi sıklaştı, teni alev alev yanıyordu. *Bu bir hata. Devasa, geri dönüşü olmayan bir hata.*

"Peki... Cem." Kendi dudaklarından dökülen bu isim, dilinde hem çok yabancı, hem çok tehlikeli, hem de ürkütücü derecede doğru hissettirdi. Yutkunarak sordu. "Üçüncü kural?"

Cem'in bakışları yavaşça Lara'nın gözlerinden aşağı kaydı, bir anlığına dudaklarında asılı kaldı—sadece kısacık bir saniye, ama bu, Lara'nın bütün sinir uçlarını ateşe vermeye yetti.

"Kural üç," diye fısıldadı Cem, sesi tehlikeli bir kadifeydi, "ne olursa olsun, asla birbirimize âşık olmayacağız."

Cem bu sözleri söylerken, Lara kendi kalbinin ona acı bir yalanı fısıldadığını duydu: *Çok geç. Şimdiden kaybettik.*

Derin bir nefes alarak omuzlarını dikleştirdi. "Anlaştık." Sağ elini kararlılıkla adama uzattı. "Ne zaman başlıyoruz?"

Cem onun küçük elini büyük, sıcak avucunun içine aldı ve sıktı. O an, Lara teninden içeri giren binlerce voltluk bir elektrik akımı hissetti. Bu dokunuş; dizginlenemez bir tutkunun, ölümcül bir tehlikenin ve ikisinin de kaçamayacağı o muazzam yıkımın ilk habercisiydi.

"Yarın gece," dedi Cem, gözlerini onunkilerden ayırmadan. "Dolmabahçe'de çok özel, kapalı bir sergi var. Ve sen, benim için o sergiden bir tablo çalacaksın."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.