Plak cızırtısı ve çocukluğumdan kalan o tanıdık melodi, taş merdivenlerden aşağıya inerken her adımda daha da netleşiyordu. Nemli havadaki küf kokusuna, eski kağıt ve yanık kokusu karışmıştı.
Atlas feneri söndürdü. Tünelin sonundaki oymalı ahşap kapının altından sızan sarı ışık, ortalığı aydınlatmaya yetiyordu.
"Burası..." diye fısıldadım.
"Dedenin asıl sığınağı," dedi Atlas, kapının koluna uzanırken. Sesi gergindi, şakaklarından aşağı süzülen ter damlası ışıkta parlıyordu. "Dışarıdaki dünyaya kapalı tek yer."
Kapıyı itti. İçerisi devasa bir kütüphaneyi andırıyordu. Duvarlar boydan boya antika kitaplar, haritalar ve garip tablolarla kaplıydı. Odanın tam ortasında, ağır bir meşe çalışma masası ve üzerinde çalmakta olan gramofon duruyordu. Masanın tam arkasındaki duvarda ise devasa, çelik bir kasa vardı.
Kasayı gördüğüm an elindeki gümüş anahtar sanki avucumu yakmaya başladı.
"Kasa orada," dedim, adımlarımı hızlandırarak masaya doğru yürürken. "Atlas, belgeleri alıp buradan hemen gitmeliyiz."
Atlas arkamdan gelmedi. Kapının eşiğinde durdu. Arkamı döndüğümde yüzündeki o karmakarışık ifadeyle karşılaştım. Suçluluk, acı ve derin bir kabulleniş...
"Atlas?"
"O gün," dedi Atlas, sesi boğuklaşmıştı. "O gece yangın çıktığında dedenin yanına giden ilk kişi bendim Alara. Ama onu kurtarmak için değil..."
Olduğum yerde çakılı kaldım. "Ne diyorsun sen?"
"Ben o adamlara çalışıyordum," dedi. Her bir kelime, göğsüme saplanan birer hançer gibiydi. "Babamın hayatı karşılığında dedenin arşivini satmam istenmişti. İhanet etmek için girdim o eve. Ama seni gördüm..."
Yutkundu, bakışlarını benden kaçırmadı. İşkence çekiyormuş gibi görünüyordu.
"Seni o odada, dumanların arasında çaresizce ağlarken gördüm. O an ne babamı düşündüm ne de verdikleri sözleri. Seni kucağıma aldım. Deden ölmeden önce anahtarı bana uzattı ve 'Onu koru' dedi. Yangını ben çıkarmadım Alara... Ama yangının çıkmasına sebep olan adamları o eve ben getirdim."
Dünya ayağımın altından kaydı. Duvara tutunmak zorunda kaldım. Zihnimdeki parçalar şiddetle birbirine çarptı. Yangın, çığlıklar, duman... Ve beni kurtaran o adam, aslında o cehennemi evime taşıyan kişiden başkası değildi.
"Bana... beni koruduğunu söyledin," dedim, sesim titreyerek. Gözlerimden yaşlar boşalıyordu. "Sana güvendim!"
"Nefret et benden," dedi Atlas, bana doğru bir adım atarak. Arayı kapatmak istiyordu ama cesaret edemiyordu. "Beni mahvet, vur, öldür... Ama önce o kasayı aç. İçindeki belgeler hem senin hem de benim özgürlüğüm. O adamlardan kurtulmanın tek yolu bu."
Gözlerindeki samimiyet ve mahvolmuşluk gerçekti. Beni kurtarmıştı, evet; ama beni bu karanlığa iten de oydu. İhanet ile aşk arasındaki o ince çizgide duruyorduk.
Avucumdaki gümüş anahtarı sıktım. Canım acıyana kadar sıktım.
Arkamı dönüp çelik kasaya yaklaştım. Anahtarı deliğe soktum ve çevirdim. Heavy bir "klik" sesi odada yankılandı. Çelik kapı yavaşça aralandı.
Kasanın içinde siyah bir klasör ve hemen yanında duran küçük, kadife bir kutu vardı. Klasörü alırken gözüm kutuya kaydı. Kutuyu açtığımda içinden gümüş bir yüzük çıktı. Dedenin anneme ait olduğunu söylediği o yüzük...
Tam klasörü alıp Atlas'a dönecekken, arkamızdaki ahşap kapı büyük bir gürültüyle savrularak duvara çarptı!
"Tiyatro bitti," dedi buz gibi bir ses.
Kapıda, siyah takım elbiseli, şakakları kırlaşmış bir adam duruyordu. Elindeki silah doğrudan Atlas’ın göğsüne doğrulmuştu. Arkasında ise eli silahlı üç adam daha vardı.
Yangın gecesi duyduğum o karanlık sesin sahibiydi bu.