Rüzgar kulaklarımı uğuldatırken ve aşağıdaki karanlık sokak bir uçurum gibi uzanırken gözlerimi sıkıca kapattım. Atlas’ın kolu belimi çelik bir çember gibi sarmıştı. Vücudunun sıcaklığı, gecenin dondurucu yağmuruna karşı tek sığınağımdı.
Saniyeler sonra sert bir gürültüyle karşı binanın terasına çakıldık.
Atlas düşüşün etkisini hafifletmek için kendini öne attı ve beni altına alarak ıslak zeminde yuvarlandı. Tüm ağırlığı üzerimdeydi; nefes nefese kalmıştı. Birkaç saniye boyunca hareket etmeden, yağmurun yüzümüzü yıkamasına izin vererek öylece kaldık.
"İyi misin?" diye sordu, sesi kısıktı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o karanlık endişeyi ilk kez bu kadar net görüyordum.
"Ben... iyiyim," diyebildim, kalbim kaburgalarımı döverken. "Peki ya sen?"
Cevap vermedi. Hızla ayağa kalktı, beni de kolumdan tutarak kaldırdı. Yan binanın çatısındaki kapıya yöneldi. İçeri girmeden önce karşı çatıya baktı. Peşimizdekiler kırılan çatı kapısının önünde durmuş, yağmurun altında bize bakıyorlardı. Ancak aradaki mesafeyi atlamaya cesaret edememişlerdi.
Atlas kapıyı arkamızdan kapatıp kilitledi. Kendimizi karanlık, metruk bir merdiven boşluğunda bulduk.
"Bizi takip edemezler ama sokakları çoktan tutmuşlardır," dedi Atlas, cebinden çıkardığı bir mendille yüzündeki yağmur suyunu silerken. "Ana caddelere çıkamayız."
"Atlas, yeter artık," dedim, sırtımı duvara yaslayarak. Soluk soluğaydım. "Bana her şeyi anlatmak zorundasın. Kim bu adamlar? Ve o gece... dedemin evinde ne oldu?"
Atlas bir an duraksadı. Karanlık merdiven boşluğunda gözleri parıldıyordu. Yavaş adımlarla bana doğru yürüdü. Aramızdaki mesafe kapandığında, elini uzatıp avucumun içinde tuttuğum gümüş anahtara dokundu.
"Deden, Türkiye'nin en eski antikacılarından biriydi Alara," dedi alçak bir sesle. "Ama sadece tarihi eşyalar satmazdı. Zengin ve tehlikeli insanların saklamak istediği sırları korurdu. O gece o yangını çıkaran adam... dedenin koruduğu en büyük sırrı, o anahtarın açtığı kasayı istiyordu."
"Kasanın içinde ne var?"
"Kasanın içinde, o adamların tüm hayatını mahvedecek, onları ömür boyu hapse attıracak belgeler ve bir liste var," dedi Atlas. "Deden ölmeden önce o anahtarı sana emanet etti. Ve sen... o gece kaçarken anahtarı bana verdin. Ama kasayı nereye sakladığını sadece sen biliyorsun."
"Ben mi?" diye bağırdım sessizce. "Ben hiçbir şey hatırlamıyorum! Zihnim boş, anlıyor musun? Hiçbir şey yok!"
Atlas aniden aramızdaki son mesafeyi de kapattı. İki elini yüzümün iki yanına yerleştirdi. Başparmağı hafifçe elmacık kemiğimin üzerindeki ıslaklığı sildi. Teması tenimi yakıyordu.
"Zihnin unutmuş olabilir Alara," dedi, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü. "Ama hislerin unutmadı. Bana bak. Gerçekten beni hiç hatırlamıyor musun? O gece seni alevlerin arasından çıkarırken kucağımda nasıl ağladığını... kulağına seni kurtaracağıma dair söz verdiğimi..."
Gözlerimi kapattım. Şakaklarımda yine o keskin ağrı belirdi. Zihnimde aniden bir sahne parladı:
Yanan bir odadaydım. Duman genzimi yakıyordu. Biri beni kucağına almıştı. Yüzü dumanlar arasındaydı ama gözleri... tam olarak bu gözlerdi. Yanağımdaki kanı silip "Seni bırakmayacağım" diye fısıldıyordu.
Gözlerimi hızla açtım. Nefesim kesilmişti. Bakışlarım Atlas’ın dudaklarına, ardından tekrar karanlık gözlerine kaydı.
"Seni... hatırlıyorum," diye fısıldadım.
Atlas’ın gözlerinde çakan o yoğun, tutkulu ışığı gördüm. Eli enseme kaydı, beni kendine doğru biraz daha çekti. Tam aramızdaki o çekim bizi birbirimize sürüklerken, alt kattaki sokaktan acı bir fren sesi ve ardından gürleyen bir patlama yükseldi!
Sokak lambalarının ışığı merdiven boşluğundaki pencerelerden içeri kırmızı ve sarı patlamalarla süzüldü.
Atlas beni hızla arkasına aldı. "Aşağıdalar," dedi sesi buz keserek. "Geri çekilme şansımız yok. Yeraltına iniyoruz."