Gözlerimi duvardaki onlarca tablodan ayıramıyordum. Gülen ben, ağlayan ben, yağmurda duran ben... Her bir fırça darbesi o kadar canlı, o kadar derin bir tutkuyla atılmıştı ki, bu odada durmak kendi zihnimin darmadağın odalarında yürümek gibiydi.
"Bu... bu imkansız," diye fısıldadım. Arkama dönüp Atlas’ın karanlık gözlerine baktım. "Beni yıllardır takip mi ediyorsun? Senin sorunun ne?"
Atlas ağır adımlarla şöminenin yanına yürüdü. Ateşin turuncu ışığı, keskin elmacık kemiklerinde tehlikeli gölgeler yaratıyordu.
"Seni takip etmedim Alara," dedi alçak ama sarsılmaz bir sesle. "Seni çizdim. Çünkü zihnimdeki tek sığınak senin yüzündü. Kaza geçirdiğin o gece... seni o alevlerin arasından çıkaran bendim. Ama hastaneye ulaştığımızda peşimizdekiler izimizi bulmuştu. Seni koruyabilmek için ortadan kaybolmak zorundaydım."
"Peşimizdekiler mi?" Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. "Kim onlar? Benden ne istiyorlar?"
Atlas yanıt vermek yerine şöminenin üzerindeki devasa tabloya yaklaştı. Tablodaki zümrüt elbiseli kadının —yani benim— elinde tuttuğu gümüş anahtara parmağıyla dokundu.
"Bunu istiyorlar," dedi. Cebinden küçük, kadife bir kese çıkardı ve içindekini avucuna döktü.
Avucunda duran şey, tablodaki anahtarın birebir aynısıydı. Üzerinde karmaşık sarmaşık motifleri olan, oldukça eski ve ağır görünen gümüş bir anahtar.
"Bu neyin anahtarı?" dedim, istem dışı bir şekilde ona doğru bir adım atarak.
"Gözlerini açtığın ilk gün, hastane odasında bana verdiğin şey," dedi Atlas. Gözlerini anahtardan ayırıp bana kilitledi. "O gece yangından hemen önce, dedenin kasasından bu anahtarı aldın. Peşindeki adamlar bir servet veya güç arıyor olabilir ama bu anahtarın neyi açtığını sadece sen biliyordun Alara. Hafızanı kaybettiğinde, o gizem de seninle birlikte karanlığa gömüldü."
"Aklım almıyor..." Başımı ellerimin arasına aldım. Zihnimde bir şimşek çaktı, şakaklarıma keskin bir ağrı saplandı. Uzaklardan gelen bir siren sesi, çığlıklar ve genzimi yakan duman kokusu... Ağzımdan küçük bir inilti kaçtı.
Atlas bir anda yanımda belirdi. Güçlü elleriyle omuzlarımdan tuttu. "Alara! Zorlama kendini."
Onun temasıyla vücudumdan bir ürperti geçti. Gözlerimiz çakıştı. Bakışlarındaki o yoğun, karanlık çekim içimdeki korkuyu bir anlığına bastırdı. Çok yakındı. Nefesi tenimi yakıyordu.
"Neden şimdi?" diye sordum, sesim titreyerek. "Üç yıl sonra neden çıktın karşıma?"
"Çünkü buldular," dedi Atlas. Sesindeki sakinlik ilk kez yerini tehlikeli bir gerilime bırakmıştı. "Yerini öğrendiler Alara. Dün gece o sergiye tesadüfen gelmedim. Seni oradan çıkarmak için geldim."
Tam o sırada, binanın alt katından gelen büyük bir patlama sesiyle oda sarsıldı!
Camlar zangırdadı. Aşağıdan ahşabın kırılma ve kırılan camların yere saçılma sesleri yükseldi. İçeriye ağır, koyu bir duman kokusu yayılmaya başladı.
Atlas beni anında arkasına aldı, elini belindeki kılıfına götürdü.
"Geldiler," dedi soğukkanlılıkla. Bana doğru dönüp gümüş anahtarı avucuma bastırdı ve parmaklarımı üzerine kapattı. "Sakın bunu bırakma. Ve ne olursa olsun... arkamdan ayrılma."