Galeriden nasıl çıktığımı, eve nasıl döndüğümü hatırlamıyordum.
Caddelerdeki sokak lambaları sarımsı bir sisin içinde sönükleşiyor, yanımdan geçen insanların yüzleri birbirine karışıyordu. Eve adım atar atmaz kapıyı arkamdan kilitledim, sürgüyü çektim ve sırtımı soğuk ahşaba yaslayıp derin bir nefes almaya çalıştım.
Cebimdeki metal kart sanki tenimi yakıyordu.
Işığı açmadan salona geçtim. Karanlık, her zaman sığınağımdı ama bu gece ilk kez odanın köşelerindeki gölgeler üzerime geliyormuş gibi hissettim. Elimi cebime atıp Atlas’ın verdiği gümüş kartı çıkardım. Üzerindeki karmaşık semboller, penceremden sızan ay ışığında belli belirsiz parıldıyordu.
En altta, ince bir işçilikle kazınmış tek bir adres vardı:
Karaköy, Liman Sokak No: 14 – Saatsizler Binası.
"Saatsizler Binası..." diye fısıldadım kendi kendime. Adı bile insanı huzursuz etmeye yetiyordu.
Masamdaki küçük lambayı yaktım. Bütün gece kartı parmaklarımın arasında döndürdüm. Zihnim bir savaş meydanı gibiydi. Bir tarafım "Bu adam bir deli, seni manipulate etmeye çalışıyor" diye bağırırken, diğer tarafım banyodaki aynaya bakıp "Peki sen kimsin?" diye fısıldıyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte aynanın karşısına geçtim. Sol bileğimdeki uzun sleeves tişörtü yukarı çektim. Küçük, kuş şeklindeki doğum lekesi tam oradaydı. O lekeyi sadece ben ve doktorum biliyordu. Atlas bunu nasıl bilebilirdi?
O gün işte bir dakika bile odaklanamadım. Atölyedeki tabloların yüzleri sanki Atlas'ın gözleriyle bana bakıyor, restored ettiğim her kırık boya fırçamın ucunda yangın külüne dönüşüyordu.
Saat akşam sekizi gösterdiğinde kendimi Karaköy'ün ara sokaklarında buldum.
Yağmur atıştırıyordu. Dar, taş döşeli sokakta ilerlerken adımlarım yankılanıyordu. Numaraları takip ettim ve sokağın en sonunda, deniz kokusunun çürümüş ahşap kokusuna karıştığı o binayı gördüm.
No: 14.
Eski, yüksek tavanlı, Viktorya tarzı taş bir bina. Pencerelerinin çoğu tahtalarla kapatılmıştı ama üçüncü katın pencerelerinden sızan loş, sarı bir ışık vardı.
Ağır, dökme demir kapıya yaklaştım. Tam kapıyı çalmak için elimi kaldırmıştım ki kapı, sanki geldiğimi biliyormuş gibi kendiliğinden hafifçe aralandı. İçeriden taze yakılmış bir şömine ve o tanıdık sedir ağacı kokusu geliyordu.
Nefesimi tuttum. "Alara, hemen şimdi arkana dönüp kaçmalısın," dedi içimdeki mantıklı ses. Ama ayaklarım dinlemedi. Kapıyı itip içeri adım attım.
"Geleceğini biliyordum," dedi yukarıdaki karanlık merdivenlerden gelen o pürüzsüz ses.
Atlas, merdivenlerin başındaydı. Üzerinde siyah bir gömlek vardı, kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Eli tırabzanda, yukarıdan bana bakıyordu.
"Hâlâ geç kalmış sayılmazsın," dedi ağır adımlarla aşağı inerken. "Şu kapıdan çıkıp gidersen, yalan ama huzurlu bir hayata dönebilirsin. Ama o merdivenleri tırmanırsan... gerçeğin ağırlığı altında ezilebilirsin."
"Gerçeği istiyorum," dedim, sesim sokağın gürültüsünden uzak, binanın sessizliğinde yankılandı. "Bana kim olduğumu söyle, Atlas."
Atlas son basamakta durdu. Aramızda sadece bir adımlık mesafe vardı. Gözlerindeki karanlık, dün geceden bile daha derin görünüyordu.
"Sana kim olduğunu söylemeyeceğim Alara," dedi fısıltıyla. Eliyle yukarıyı işaret etti. "Sana kim olduğunu göstereceğim."
Merdivenleri tırmanmaya başladı. Kalbim göğsümü döverken onu takip ettim. Üçüncü kata çıktığımızda, devasa bir salona girdik. Odanın her yeri —yerler, duvarlar, masalar— tuvallerle doluydu. Ve hepsinin üzerinde tek bir konu işlenmişti:
Benim yüzüm.
Ağlarken, gülerken, uyurken, yağmurun altında dururken... Onlarca, belki yüzlerce resmim duvarlardan bana bakıyordu. Ama en dehşet verici olanı, odanın ortasındaki şöminenin hemen üzerindeki devasa tabloydu.
Tabloda ben vardım. Elinde gümüş bir anahtar tutan, zümrüt yeşili elbiseli bir kadın... Ve arkamda alevler içinde yanan o malikane.
Atlas arkamda durdu. Fısıltısı kulağımın hemen arkasındaydı:
"O gece o evi yakan kişi seni öldürmek istedi Alara. Ve sen, hayatta kalmak için hafızanı değil... ruhunu o yangında bıraktın."