Cümlesi salonda asılı kaldı. Bir an için etrafımdaki tüm sesler —şampanya kadehlerinin tokuşması, arka plandaki hafif piyano melodisi, insanların kahkahaları— tamamen çekildi. Sadece ikimiz ve aramızda duran o yangın tablosu kalmış gibiydi.
"Ne... ne saçmalıyorsunuz siz?" diyebildim en sonunda. Sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışsam da başaramamıştım. "Sizi tanımıyorum. Benim hakkımda hiçbir şey bilemezsiniz."
"Öyle mi?" dedi Atlas. Ses tonu o kadar sakindi ki, bu sakinlik içimdeki panik dalgasını daha da büyütüyordu. Sol elini ceketinin iç cebine attı ve siyah, deri kaplı küçük bir defter çıkardı. "Görünüşe göre amnezi sadece hafızanı değil, sana ait olan eşyaları da unutturmuş."
Defterin kapağını hafifçe araladı. Sayfaların kenarları hafifçe sararmıştı.
"Zümrüt yeşili elbise," dedi gözlerini defterden ayırmadan. "Sol bileğindeki küçük, kuş şeklindeki doğum lekesi. Ve fırtınalı gecelerde mum ışığı olmadan uyuyamaman..." Başını kaldırıp tam gözlerimin içine baktı. "Bunları rastgele bir yabancı bilebilir mi, Alara?"
Nefesim boğazımda tıkandı. Sol bileğimdeki lekeyi uzun kollu elbisemin altında gizlemiştim. Görmüş olmasına imkân yoktu. Uyku alışkanlığımı ise sadece doktorum ve hayatımdaki birkaç yakın insan biliyordu.
"Siz..." Dediklerimi toparlayamıyordum. zihnimdeki karanlık duvarlar sanki çatırdamaya başlamıştı ama gerçeğin ne olduğunu halâ göremiyordum. "Beni takip mi ediyorsunuz? Polis çağırırım!"
Atlas hafifçe gülümsedi. Bu tebessümde ne bir küstahlık ne de bir tehdit vardı; daha çok derin bir keder ve sabır gizliydi.
"Polis mi?" dedi alçak bir sesle. Bana doğru bir adım daha attı. Kokusu bir kez daha zihnime hücum etti. "Gerçekten kim olduğunu öğrenmek istemiyorsan hemen şimdi o kapıdan çıkıp gidebilirsin. Seni durdurmam. Ama bu gece o eve döndüğünde, ışıkları kapattığında rüyanda yine o alevleri göreceksin. Ve bu kez rüyandaki adamın yüzünü asla unutamayacaksın."
Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Mantığım bana arkamı dönüp kaçmamı söylüyordu. Kalbim ise tam aksine, bu adamın parmaklarının ucunda duran o karanlık geçmişe çekiliyordu.
"Benden ne istiyorsunuz?" diye sordum, çaresizliğimi gizleyemeyerek.
"Hiçbir şey," dedi Atlas defteri tekrar cebine koyarken. "Sadece hatırlamanı. Çünkü zamanımız tükeniyor Alara. Sen geçmişini unuttun ama geçmişin seni unutmadı. O gece o yangından sadece ikimiz sağ çıktık. Ve ikimizin peşinde olanlar hâlâ dışarıda."
Tam bir şey daha söyleyecektim ki, galerinin kalabalık tarafından bir ses yükseldi.
"Atlas Bey! Tablonun alıcısı geldi, sizi bekliyorlar!"
Atlas gözlerini bir an bile benden ayırmadan arkasındaki kalabalığa doğru hafifçe başını salladı. Ardından cebinden gümüş renkte, üzeri karmaşık sembollerle işlenmiş kartvizit benzeri bir metal çıkardı ve elime tutuşturdu.
Parmanlarının tenime değdiği an, sanki zihnime küçük bir şimşek çaktı. Zihnimde bir anlığına bir görüntü belirdi: Yağmur, çamur ve arkamdan bağıran aynı ses: "Alara, sakın arkana bakma!"
Sarsılarak geri çekildim.
Atlas kısık bir sesle, "Yarın akşam karttaki adrese gel," dedi. "Tüm cevaplar orada. Ya geçmişinle yüzleşirsin ya da ömrünün sonuna kadar bir yabancının hayatını yaşamaya devam edersin. Seçim senin."
Arkasını dönüp sergi kalabalığının arasında kayboldu. Elimdeki soğuk metal parçasına bakarken kalbimin göğüs kafesimi delercesine çarptığını hissedebiliyordum.
Gerçekten kimdim ben? Ve bu adam, hayatımın kurtarıcısı mıydı... yoksa mahvedicisi mi?