İçeriğe geç

KÜL - Varoluş

Bölüm 3 · 9 dk okuma

KÜL - Varoluş

Bölüm 3

Bölüm 2: Yalan

Sabahın ilk ışıklarıyla kanepeden doğruldum. i açtığımda kimse yoktu. Her zamanki gibi ihtiyar, burada kaldığım zamanlar işleri notla bırakıp gidiyordu.

Kapının önünde bir not ve bir elma vardı. Beni düşünmüştü.

İkisini de alıp içeri girdim. Notu açtım ve isimleri okudum. Kağıdı katlayıp hafiften tutuşturduğum ateşe attım.

Odama çıkıp duş aldım ve bu gün iş günü olduğu için siyah tercih ettim.

Topuklu botlarımın üzerine mavi kısa bir kot şort ve file çorap giydim. Siyah crop ve üzerine de siyah inci işlemeli deri ceketimi giydim. Fenti sırt çantamı da alıp eşyaların üzerine beyaz örtüleri örttüm.

Sonunda evden çıkabildiğimde kapıyı kilitledim ve anahtarı paspasın altına ittirdim. Cebimdeki elmayı alıp ısırdım. Sanırım bahçesinden koparmıştı, lezzetliydi.

Ağaçların arasından geçtim. Kuşlar sevinçle öterken kimsenin kalkmadığını belli ediyordu.

Sığınağa yaklaştığımda soğuktan yüzü kızararak uyuyan Devrim'i gördüm. Yanına yaklaştım ve elmanın çöpüyle dürttüm. "Devrim,"

Hafifçe kıpırdayarak gözlerini açtı ve bana baktı. "Kalk artık, sabah oldu uyuyan güzel." dedim alayla.

Ayılmaya çalışarak yüzünü tokatladı ve doğruldu. Sakin kalmaya çalışarak konuştu: "Dün neden gelmedin Miras? Seni bekledim." Sesindeki öfkeyi ve hayal kırıklığını gizleyemiyordu.

"Beni beklememen gerektiğini biliyordun Devrim. Ne zaman bu evde kaldım, söylesene?" Sakinlikle cevap vereceğini ummuştum ama sinirle ayağa kalktı.

Boyu boyumdan uzun olduğu için kendini bir şey sanıyordu dangalak. "Bana bak sinirlenmeye başlıyorum Devrim, haddini aşma."

Burnundan soluyarak ağızını açacaktı ki onu itip yoluma yürüdüm. Bu gün deve kadar işim varken bir de onun nazıyla uğraşamazdım.

Harabeye gelip Siyah Ducati'mi aldım ve kontağı çalıştırarak oradan uzaklaştım. Kaskım güzel yüzümün görünmesini engelliyordu. kumrala kaçmış sarı saçlarımı evden çıkmadan düzleştirmiştim. Güzelliğe her zaman önem veririm.

Üniversitenin yolunu tuttum. Gaz açarak hızlandım. Her vites atışımda bedenime dolan heyecan beni delirtiyordu.

Okul sınırdan içeri girdiğimde güvenlikle selamlaştım ve yoluma devam ettim. Akşam nöbetlerimi sadece ihtiyar ve diğer dördü biliyordu. Beni katil yapan içimdeki öfkeli çocuğun kinlerini dışarı vurma şekliydi.

Geçmiş konuları kafamdan attım ve egzozun gürültüsüyle etraftaki insanların bakışlarını üzerime çektim. Hukuk okuyordum. Benimle aynı üniversitede Devrim ve Ela da okuyordu. Ela, dün kamp ateşinde oturan ihtiyarın yeğeniydi. Genellikle gece nöbetlerinden kalan zamanla okula gelirdim.

Kaskımı çıkardım ve saçlarımı ellerimle düzeltip motoru park ettim. Herkesin bakışı üzerimdeydi. Bu beni daha da güldürdü. Kim baba parası olmadan bu kadar pahalı şeylere sahip olabilirdi ki? Gerçi geçimimi insan öldürerek sağlıyordum. Kadınlar ve çocuklar hariç...

Fakülteden içeri girdim ve kafeye oturdum. Başarılı bir öğrenciydim. Alanımda dereceliğim vardı. Her doğum günümde işler daha da sıklaştığı için okula vaktim kalmıyordu. Sınavlara bile giremez hale gelmiştim. Çantamdan çıkardığım tabletimi açtım ve son konuları gözden geçirdim. Kulağıma da kulaklığı takıp kendimi derse verdim.

Bir kaç saat çalıştıktan sonra üniversiteden ayrılmak için eşyalarımı topladım. Ayağa kalkmadan önce karşıma bilindik bir yüz oturdu. Güneş Gaye Altun.

Kendisinin babası insanları, kadın erkek farketmeksizin canice öldüren bir örgütün lideriydi. İyi, hoş ama bu gece babasına veda edecekti...

Yüzünde küçümseyici ifadeyle bana baktı. Çantamı ve marka kıyafetlerimi inceledi. "Ya canım, sen nereden buluyorsun bu çakma kıyafetleri. Söyle de yerini almayalım." Kendi sözüne güldü. Son gülen iyi güler tatlım.

"Niye buradasın? Senden daha güzel göründüğüm için mi? Ya da erkek arkadaşın benimle yattığı için mi?" Alayla gülerek göz kırptım. "Hangisi için buradasın yer cücesi. Dilini mi yuttun,"

Bakışları donuklaştı. Yüzüme bile bakmadan masayı terk etti. Küçük orospu, sevgilisinin bana olan bağlılığını biliyordu artık. Artık kafayı dinlemesi gereken benim.

Eşyalarımı aldım ve fakülteden çıktım. Benimle beraber çıkan hocalardan bir tanesi beni durdurdu ve kenara çekti. "Mires, Devrim'i göremedim kızım Bu gün niye gelmedi?" Herkes Devrim'le aynı evde kalıyorum sanıyordu. Oysaki ben eve bile gitmiyordum. "Hocam biraz üşütmüş gelemedi. Sabah kaldırdım kalk dedim ama nuh dedi peygamber demedi." Hoca şüpheyle bana baktı, "Kaçıncı oldu bu. Hep hasta mı bu çocuk?" Yarım ağızla gülümsedim. "Bağışıklığı düşük ne yapsın çocuk. Ben ilgilenirim sizi de arar hocam." Hoca gözlerimde doğruyu arar gibi oldu ama vazgeçip gitti.

Bunun hesabını sorardım. Ne zaman fakülteye gelsem bu adam beni tutup aynı sorularla köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. Motorumun yanına yürürken sigaramı yaktım ve Devrim'i aradım.

Telefonu hevesli ama yorgunca açtı: " Efendim?"

"Artık okula gelmen lazım. Moruk sürekli beni kıstırıyor köşede. Hasta dedim ara sende konuş."

Telefonun arkasından sırıtma sesi geldi. "Ya sen beni mi idare ettin gerçekten. Gelince öpeceğim seni. Böyle sulu su-" derken onu böldüm.

"İğrençleşme lütfen. Dediğimi yap ve artık okula gel." Sigaramdan derin nefes alıp verdim.

"Şu zıkkımı içmeyi bırakırsan geleceğim." Durdum ve güldüm. Umurumda mıydı ki gelip gelmemen?

"Canım, bu zıkkım benim hayatımın ortasında yer alıyor. Almadığım utansın. Hadi kapatıyorum."

"Hayır! du-" Telefonu yüzüne kapattım ve sigaramı yere atıp ezdim. Kaskımı takıp şehirdeki eve ilerledim.

Bir süre sonra eve ulaştığımda otoparka motoru park ettim ve asansöre bindim. Kata basıp eve girdim.

Evde değişiklikler seziyordum. Dikkatlice hiç birşey olmamış gibi davranarak koridorun ışığını açtım. çantamı köşeye bıraktım ve kordidorun sonunda kalan odama girmeden hemen önce telefonla konuşurmuş gibi yapmaya başladım. Eğer gerçekten birisi varsa dediklerimi harfiyen yapardı.

"Evet anne, geldim eve. Ha yok, ilk önce duş alacağım. Tamam merak etme. Görüşürüz." Banyoya gittiğimi sanacaktı ve banyonun içerisinde pusacaktı. Saklanması için zaman tanıdım beceriksiz süikastçimize.

"Bir su içip öyle duşa gireyim." Hafifçe kıkırdayarak mutfakta oyalandım. Koridorda adım sesi duyduktan sonra tezgaha bardağı bıraktım ve yavaşça koridorda yürümeye başladım. Asla bana zarar veremezdi.

Göğüsümün arasına sakladığım susturuculu silahı çıkardım ve birden banyoya girip ateş ettim.

Karşımdaki maskeli adam saniyeler içinde yere düşerken ışıkları açıp evi kontrol ettim. "Gerçekten sadece bir kişi mi ben öldürmeye geldi. Alındım."

Banyoya geçip adamın maskesini çıkardım. Tanımıyordum ama sağ bicepsinin üstündeki tarikat işareti sahibinin kim olduğunu söylüyordu. "Gerçekten yazık sana, kaslıymışsın da..." dedim hayıflanarak. "Seninle bir barda tanışsaydık belki şansımız olabilirdi küçük köpek." Sahibinin son günü bu gün...

Bir sigara yaktım ve dudaklarımda sabitleyerek adamı küvete koydum. Kanı ceketime bulaşınca tiksintiyle yüzümü buruşturdum ve ceketimi çıkarıp kenara attım.

"Gereksiz ölümün bana bir cekete daha mâl oldu." dedim sinirlenerek. Banyo dolabımı açarak içini boşalttım. dolabın en arkasındaki kasayı açtım ve içinden kezzap çıkardım.

Sigaramı içime çektim ve kezzabı adamın üzerine döktüm. O yanarken bende sakinlikle yanmasını izledim. Ben dönene kadar bekleyebilirdi. Daha önemli işlerim vardı.

. . .

Evin bahçesinde pusuya yatmış susturuculu silahla kenardaki görünmeyen korumaları öldürüyordum.

Korumalar birer birer sessizce yere yığılırken, bahçedeki fıskiyelerin sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Adımlarım her zamanki gibi emindi.

Kapıya ulaştığımda durup siyah eldivenlerimi düzelttim. İçerideki asıl hedefe ulaşmak için önümde hiçbir engel kalmamıştı. Şimdi sıra, gecenin asıl borcunu tahsil etmeye gelmişti.

​Evin ağır meşe kapısını yavaşça araladım. İçeriden gelen klasik müzik sesi, dışarıdaki ölüm sessizliğiyle tezat oluşturuyordu.

Makyajım hala kusursuz, bakışlarım ise bir o kadar kinciydi.

Üst kata çıkan merdivenlerin başında durdum. Hedefim olan adamın, geçmişin kirli gölgelerinden gelen o ismin, az sonra başına geleceklerden habersizce içkisini yudumladığını biliyordum. Susturucumu kontrol ettim. Üst kata çıktığımda kapısı aralık olan çalışma odasına yöneldim. Hedefim arkası dönük bir şekilde koltuğunda oturuyordu. Tam tetiği çekeceğim sırada, kapının arkasındaki kör noktada bekleyen iri yarı bir adam üzerime atıldı. Silahı tutan bileğimi kavrayıp beni duvara sertçe çarptı. Acı, bir an için tüm bedenimi sararken susturuculu silahım halının üzerine fırladı.

​Adamın devasa eli boğazıma yapıştığında nefesimin kesildiğini hissettim. "Buraya kadarmış, küçük fare," diye fısıldadı kulağıma. Gözlerim kararmaya başlasa da zihnim hala güçlüydü. İç çamaşırımın içindeki küçük, keskin bıçağı fark etmesi için çok geçti.

Hızlı bir manevrayla dizimi kasıklarına geçirdim, acıyla sarsılınca serbest kalan elimle bıçağı şah damarının iki parmak altına sapladım.

​Beni bıraktığında, boğuk bir hırıltıyla yere yığılışını izledim. Boğazımı ovalayarak yerdeki silahımı aldım. Üstümdeki tozu silkeleyip derin bir nefes aldım. Hedefim hala koltuğunda, olan bitenden habersizce donup kalmıştı. Ona doğru bir adım attım ve namluyu tam alnına diktim. "Nerede kalmıştık? İnsanları haz ve para için öldürdüğün haberi mi, yoksa kadınlara tecavüz ettiğin haberi mi? Öldükten sonra hangisini yayınlamamı istersin?"

Nefesini tutmuş sadece alnındaki namluya bakıyordu. "Ah, pardon. Seni korkuttum sanırım," Silahımı alnından çektim. Zavallı tir tir titriyordu.

"N-ne istiyorsun? Para mı, al senin olsun! Yeter ki beni öldürme!"

Gözlerimi kısarak güldüm. "Evinde ses yalıtımı olduğunu duydum canım. Denemek isterim."

Gözleri korkuyla daha da kısılırken kahkaha attım ve ona yaklaştım. "Seni silahla öldürmeyi çok isterdim canım, ama maalesef kıssasa kıssas," Silahımı belime yerleştirdim. "İnsan yaşattığını yaşamadan ölmezmiş."

Yumruk attığımda yere düştü ve acıyla inledi, "Yardım edin!"

Dişlerimin arasından konunuştum. "Tecavüz ettiğin kadınlar da elbet böyle bağırmıştır, şerefsiz." Yere yatırdım ve üzerine çıkıp boğazını sıktım. Yüzü mosmor olunca bıraktım ve üzerinden kalktım.

O nefes almaya ve bağırmaya çalışırken kasıklarına tekme atmamla avazı çıktığı kadar bağırdı, ama nafile. Kanlı bıçağı aldım ve üzerine tekrar oturdum.

Korkuyla gözleri daha da irileşti. Gömleğiyle bıçaktaki kanı sildim. "Son sözün ne?" dedim sert bir sesle.

"Pardon, sen konuşamıyordun değil mi? Benim hatam. Öldürdüğün ilk kadın, Sedef Alyaz." Bıçağı boğazının etrafında gezdirdim.

"2 çocuk annesi ve ev hanımı. Eşi Polat Alyaz, polis memuru. Hiç korkmadın mı?" Boğazına bıçağın keskin ucuyla baskı yaptım. Bayılacaktı korkudan piç.

"Otopsisinde kasten öldürüldüğü ve kanında erkek kanı bulundu. Ve sen bunu örtpas ettin ha?" Bu kadar çok şey bilmeme şaşırdı.

"Onu nasıl öldürmüştün," Bıçağı gözlerine değdirdim. "Gözlerini oyarak mı? Yoksa," bıçağı kalbinin üzerine bastırdım. "Yoksa onu o sikik zevkini aldıktan sonra silahla kalbinden mi öldürdün? Korkma, ben seni daha iyi öldüreceğim. Orada şeytana selam söyle." Gülümsedim ve ayağa kalkıp bıçakla kulağını kestim.

"Bu kulaklar duymadı değil mi o zavallı kadının çığlığını?" Ellerini ve ayaklarını bağlayıp kalbinin hemen altından bıçağı yavaşça soktum. Çığlık atmak istedi ama atamadı. "Acıtıyormuş değil mi?" Birden bıçağı çekip tekrar hızla soktum.

Kanı yüzüme sıçrarken kahkaha attım. "Senin gibilerin sonu böyle olmalı." Öldüğünü kontrol ettikten sonra ayağa kalktım ve eşyalarımı toplayıp pencereden atladım.

. . .

Bu gün cinayetim daha kolay olacaktı. Bir erkek asla duygularına hakim olamaz. Davete Mires olarak katılmıştım. Salonun diğer ucunda üniformasıyla dimdik duran o adamı fark ettiğimde bakışlarının dakikalardır üzerimde olduğunu biliyordum. İstifimi bozmadan elimdeki kadehi yudumlamaya devam ettim.

Ağır adımlarla bana doğru yaklaştı; her adımında ayaklarının metalik sesi duyuluyordu.​ "İyi akşamlar," dedi. Sesi net ve derindi. "Bu kalabalıkta bu kadar hareketsiz duran tek kişisiniz. Ya çok sıkıldınız ya da birini avlıyorsunuz."

​Hafifçe gülümsedim. "Belki de sadece izliyorumdur, beyefendi."

"Siz neden bu davettesiniz. Yanlış anlamayın, yani kim adına buradasınız?"

Masum rolünü oynuyordum. Karşımdaki adam ülkenin önemli isimlerinden biriydi, Utku Bayraktar. Görünürde sıradan bir iş adamı, yakın çevrede tarikat üyesi ve daha derinlerde kimsenin bilmediği her türlü insan kaçakçılığı... Öldürdüğü insanların çoğu ya erkek ya da yaşlı kesimden oluşuyordu. Bu cinayetleri kendisinin işlemediği apaçık belliydi.

Öldürdüğü insanlar yaptıkları suçla değil, ölüm haberiyle kanallara sunuluyordu. Ölüm meleği gibi bir şeydi kısmen. Ben ise onun karşısında sadece bir hukuk öğrencisiydim. Alanında başarılı ve geçimini kafede çalışarak geçiren biriydim. Baya da seksiydi.

Nazikçe gülümsedim. "Beni buraya Harun bey davet etti. Kendisi amcamın arkadaşıydı. Fakat amcam öldükten sonra başıboş kaldım." dedim üzgün bir sesle.

Gözlerime baktı. "Yardım istersen kapım sana açık küçük hanım. Ne iş yapıyorsun?" diye sordu merakla. Gözleri beni fazlasıyla inceliyordu.

Bakışlarıyla ilgilenmeden nazikçe konuşmama devam ettim. "Ben bir kafede garsonluk yapıyorum. Ne kadar geçinebilirsem işte. Neden sordunuz?" Kaşlarımı İstifini bozmadan, "İstersen çalıştığım şirkette sana bir pozisyon ayarlayabilirim. Zaten patronumun adına buraya katıldım."

Amacı belli olmuştu. Çalıştığı şirket uluslararası bir firmaydı. Kimin için çalıştığı belliydi.

Gözlerimi umutla açtım. "Gerçekten mi?" diye sordum.

Adam gülerek yanıtladı. "İstersen bir kaç güne bile başlayabilirsin. Ha, unutmadan; adın neydi?"

İçimdeki katil güldü... "İsmim Mires. Numaramı danışmaya bırakacağım. Şimdi izninizle çıkmam gerek. Yarın sınavlarım var." dedim ona minnetle bakarak.

Gülerek kafasını salladı. "Görüşürüz küçük hanım."

Alelacele davetten çıktım. Taksiye binip bir kaç sokak ötede indim ve siyah McLaren'ime bindim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.