"İnsan ölmesi gereken şeyi ilk önce içinde öldürmeli" derdi annem. Bir sözü kendine geçiremedikten sonra yapmayacağım desen ne olur? Gerçi yapmasan adaletin olmadığı bir ülkede huzur nasıl sağlanırdı ki? Kadınların ve çocukların vahşice katledildiği bu devirde adalet ölüyken içimden yeniden doğmuştum... Katledilen her kadının sesi, her çocuğun ruhu olmuştum... Sabahları normal işi olan, akşamları katil olan bir kadın... Ve bunu kimse değiştiremeyecekti. 20 yıl ardımda kalan eski isimim değil, duygularımdı. Unutmasınlar, hiçbir kadın güçsüz değildi. Sadece içindekini ortaya koyamamıştı. Benim varlığım tüm kadınlara cesaret olsun.
Sahilin kenarında oturmuş, elimde sigaramla hırçın dalgaları seyrediyordum. Sigaramın dumanını bir kez daha içime çektim. Buna ihtiyacım vardı. Nikotini her içime çektiğimde biraz daha rahatlıyordum.
Ayağa kalktım. Deri pantolonumun arkasını çırptım ve yürümeye başladım. Yol boyunca biten sigaramın yerine yenisi yaktım. Öksürükler içinde içmeye devam ediyordum çünkü unutmanın tek yolu buydu.
Otoparka geldiğimde arabama binmeden siyah tüylü kabanımın kollarına bulaşmış kum tanelerini çırptım. Güzelliğimin kirlenmesini istemezdim sonuçta. Onu 3 aylık maaşımla almıştım. El bebek gül bebek bakıyordum. Her ne kadar araba koleksiyonum olsa da. Siyah McLaren 720S'in diğer renkleri de vardı ama geceleri siyahı tercih ederdim. Hem çabuk kaçabilmek için, hem de renginden dolayı görünmez olduğu için.
Yola çıktım ve arazime sürdüm. 1 saatin ardından arabamı harabe gibi görünen ama içerisi oldukça güzel görünen galerime bıraktım ve yürüyerek devam ettim. Dışarıdan harabe olduğu için polisler buraya girmeye bile zahmet etmiyorlardı.
Bir sigara yaktım. Yüzüme vuran ay ışığı ormanlık alanda olduğumuz için bir tek beni takip etmiyormuş gibiydi. Takip ediliyordum. Arka sağ tarafımdan gelen ayak seslerine alışıktım.
"Seni duyuyorum Devrim." dedim tüm sakinliğimle. Sigaramın dumanını biraz daha içime çektim ve durdum. Aynı anda ayak sesleri de durdu. Sabırla, biten sigaramı yere attım ve ayağımla üstüne basarak söndürdüm.
Sakin kalmaya çalışarak, "3 saniye içerisinde ortaya çıkmazsan vururum seni,"
Sıkıntıyla nefes verme sesinin ardından ağaçların arkasından çıkan Devrim'e baktım. 1 aydır sığınakta yoktum ve Devrim de fiziğini kaybetmemişti. Hala kaslı ve uzundu. En önemlisi bebeksi yüzündeki sakalları da aynıydı. Yaşının aksine 27 gibi değilde 25 gibi duruyordu. Sıkıntı ve sinirle nefes verdi.
"1 aydır yoksun. Hepimiz senin için endişelendik. Özellikle de ben." dedi üzgün sesle. Aynı ifademle ona baktım. "Ne zamandan beri gittiğim ayları sayıyorsun Devrim?"
Sıkıntıyla nefes verdi ve kolumdan tuttu. "Hadi gidelim. Diğerleri de merak etti seni." Kaşlarımı çattım ve sinirle kolumu ondan çektim. En nefret ettiğim şeydi iznim olmadan dokunulması.
"Bir daha iznim olmadan dokunursan öldürürüm seni." dedim ciddi bir ifadeyle. Korktuğunu belli etmeden önümden yürümeye başladı. Ama korkudan ayakları titriyordu ve çarpık yürümesine sebep oluyordu. Bir defasında onu vurduğum içindi sanırım. Yanımda olanları asla öldürmezdim.
Sırıttım ve keyfim yerine gelerek bir sigara yaktım. Adımlarını yavaşlatarak hızıma geldi ve cesaretle konuştu: "Çok içiyorsun. Geleli 3 dakika oldu, 2 sigara bitirdin." Omuz silktim.
Sığınağa ulaştığımızda kulübenin önünde ateş yakarak eğlenen ekibi gördüm. Bir anda eğlenceli ortam kayboldu ve tüm gözler üzerime toplandı. Bir kütüğü altıma çektim ve oturdum. Konuşmadan ihtiyarın yeni doldurduğu çayını alıp içtim. Sıcak genizimi yakarken rahatlama hissettim. Gözlerimi kapattım.
Dakikalar sonra Devrim boğazını temizledi. "Nerede olduğunu açıklamayacak mısın?" İşimi yarıda bırakmaktan asla hoşlamazdım. Dinlenmeye devam ettim.
Sesini yükselterek bir daha konuştu: "Sana diyorum! Artık beni görmezden gelmekten vazgeç!" Gözlerimi açarak kaşlarımı kaldırdım. Sahte bir şaşkınlıkla Devrim'e baktım.
Gözlerini benden kaçındı ve yutkundu. "Yani, öyle demek istememiştim. Sadece artık bir açıklama yap. Seni çok merak ettik." Aynı ifadeyle ona bakmayı sürdürdüm. Bu çocuk akıllamazdı.
Kuruyan dudaklarını yaladı ve son çare ihtiyara baktı. Ona kızmayacağımı biliyordu. Şerefsiz.
"Değil mi ihtiyar?" dedi Devrim. İhtiyar ona bakmadan doğrudan bakışlarını bana yöneltti. Bakışları bir babadan uzak, bir o kadar da soğuk bakıyordu. "Neredeydin?" Devrim'in aksine sakin sesiyle sordu. Cevabı iyi biliyordu ama benden yine de açıklama istiyordu.
Oturduğum yerden rahatsızca kıpırdanarak omuzumu dikleştirdim. Kambur olursam o mükemmel elbiseleri giyemezdim.
Dudaklarımı yaladım ve aynı sakinlikte cevap verdim. "İşteydim ihtiyar? Nerede olmamı istersin, bir bar mı? Ya da vaktimi boşa harcayacağım başka bir yer?"
Kafasını sallayarak güldü ve ayaklandı. Yeliz elindeki çayı bıraktı ve kınayarak bana baktı. Daha sonra da gözden kaybolmaya az kalmış ihtiyara. "Ne zaman geleceksin baba! Kulübenin kapılarını kilitleyeceğim!"
Yeliz hayıflanarak önüne döndü. "Çok yaşlı, çok. Nereye gidiyor bu ormanda bir sen bir de o biliyor zaten." dedi sinirlenerek.
Önümdeki çayı yudumladım. İhtiyarın en güvendiği kişi bendim. Keza diğerlerine sırrını anlatmazdı.
"1 saat sonra gelir. Merak etmeyin o benden bile güçlü." Biten boş çay bardağını tahtadan masaya bıraktım. "Ve o hiç birimizin babası değil Yeliz. Unuttun mu? Biz kimsesiziz. Siz, dört kişiden başka kimseniz yok." dedim kendimi saymayarak.
"Yine aynısını yapıyorsun Mires? Biz kimsesiz değiliz. Bizi yıllar önce o bataklıktan çekip çıkaran kişi ihtiyar," Onu susturdum. "Ben hala bataklıktayım Yeliz. Ve o bana gelmedi, ben ona gittim. Anla artık." Ayağa kalktım ve hızla ağaçların arasına yürümeye başladım.
Benimle birlikte ayaklanan Devrim'e sinirlice baktım. Yavru köpek gibi kıçımdan ayrılmıyordu. Silahımı belimden çıkararak ona doğrulttum.
Gözlerindeki endişe söndü ve yerini kısa bir korkuya bıraktı. "Saat çok geç. Bu saate gidemezsin. Kurdu var kuşu var."
Gözlerinin içine bakarak ayak parmağının tam önüne sıktım. Silahın sesiyle etraftaki kuşlar ağaçlardan uçtu ve sessizlik çöktü. Devrim ise alışmış gibi yerinden kıpırdanmadı. "Beni korkutmaya çalışma Mires. Öldürmeyeceğini biliyorum."
İstihzayla gülümsedim. Kendinden emindi piç. "Ben öldürmem, haklısın Devrim'ciğim..." Silahımı indirerek ona yaklaştım ve elimi koluna koydum. "Peki, yaralamayacağımı kim söyledi? Hm?" Silahın ucunu kalçasına yasladım.
Korkuyla gözleri açıldı. Kekeleyerek konuştu. Biraz daha zorlarsa vuracağımı iyi biliyordu. "T-tamam, engel olmayacağım."
Gülerek kafamı iki yana salladım ve silahı indirdim. Yerine koyarak tekrar ağaçların arasına yöneldim.
"Ç-çabuk gel ama!" dedi arkamdan.
Omuz silktim ve hızlı adımlarla ormana karıştım. Biraz yürüyüşün ardından kendim için yaptığım, ara sıra uğradığım iki katlı evime geldim.
Paspasın altından anahtarı aldım ve kapıyı açtım. O kadar da toz kokmuyordu ama elden geçmesi gerekliydi. Tüm ışıkları yaktım. Perdeleri kapattım ve kanepenin üzerindeki beyaz örtüyü kaldırdım.
Üs kata çıktım ve odama girip yataktaki çarşafları yeniledim. Tuvalete girip temizlik malzemelerini aldım ve evi temizlemeye başladım.
1 saat sonra temizliğin ardından kendimi zorla koltuğa atmayı başarmıştım. Cinayet işlerken bile bu kadar yorulmuyordum.
Üzerimdeki tozlu siyah crop kirlenmişti. Bir hışımla üzerimden attım ve sutyenli kaldığım için rahatladım. Kirliliğe de gelemiyordum!
Tam rahatlayacaktım ki karnımdan gelen sesle suratımı astım. Ayağa kalktım ve mutfakta kalan son patateslerle bir püre yaptım. Buzluktan çıkardığım hazır köfteyle ısıtıp yedim. Bulaşıkları toplamadan koltuğa bir kez daha attım kendimi. O kadar yorgundum ki 3 gündür uyumuyordum. Katillerin de hayatı olmalıydı.
Temizliğe başlamadan önce yaktığım şöminenin sıcaklığı bedenime vurarken mayıştım. Kollarım ısınırken kendimi yavaşça kaybettim ve uykuya daldım...