Orman yoluna girmiş, sığınağa doğru yüksek hızla sürüyordum. Motorun sesi kanımın daha da kaynamasına neden oluyordu.
Gün batımının ardından görünen yüksek ağaçlar içime biraz huzur veriyordu. Sığınağa yakın yerlerde hızla gitmek, sigara içmeye eş değerdi.
Araziye geldiğimde arabamı galerime bıraktım ve sığınağa giden toprak yolu takip ettim.
Biraz ileride ihtiyarın ve Ela'nın kamp ateşinde oturduğunu gördüm. Keyiflilerdi.
"Selamlar."
Beni gördüklerinde yüzleri soldu. Keyifle gülümsedim ve yanlarına oturdum. Artık ağırıma gitmiyordu.
"Ne o? yüzünüz soldu. Sanırım beni gördüğünüze sevinmediniz." Bir sigara yaktım ve derince içime çektim.
"Sevmediğimizden değil, biliyorsun..." dedi ihtiyar. Neyi biliyorum? Hatta, bilmediğim ne vardı ki. Hep aynı bahane.
"Neyi biliyorum ihtiyar? Ha, şu defalarca söylediğiniz yalanları mı, " sigaramı üfledim. "Evet, onları ezberledim. Her hareketimden rahatsız oluyorsunuz çünkü ben sizin yönetebileceğiniz birisi değilim."
Sigaramdan son nefes aldım ve devam ettim, "Ben yıllar önce öldüm ihtiyar, beni sen buldun ve beni canavar hale getirdin. Söylesene, neden Ela ve Yeliz benim gibi değil?" Hafifçe güldüm ve biten sigaramı yere atıp ayakkabımla ezdim.
"Sen yorulma, ben cevaplayayım. Çünkü ben farklıyım değil mi. Hayır bende normal bir çocuktum ihtiyar. Bir zamanlar kağıtla, kalemle, oyuncakla uğraşırdım. Ama şimdi... Ama şimdi hayatımı siktin ihtiyar! Keşke orada biraz daha kalsaydım da bulsalardı beni! Öldürselerdi keşke! "Yakasından tutup göz hizama çektim. Hayatımı mahvetmişti.
Ela telaşla kalkarken ihtiyar eliyle ona dur dedi. "Ben seni yaşattım evlat. Bana haksızlı-" derken sözünü kestim.
"Sen beni ölü halimle yaşatmaya çalıştın! Ben hala ölüyüm. Unutma ihtiyar, eğer birgün gerçekten ölürsem bil ki kendi rızamdır." Yakasından bıraktım ve ormandan hışımla çıktım. Kargaların sesleri bile duyulmuyordu, belkide ben duymuyorumdur. Bir sigara yaktım ve tek nefesle içmeye başladım. Duman ciğerlerime her indiğinde öksürerek çıkarıyordum. Ne olacaktı benim bu halim? Ne olacaktı Mires? Kendimi toplamam lazımdı. Motoruma atladım ve sigaramı atıp kaskımı taktım.
Dakikalar sonra şehir merkezindeki lüks bir otele rezervasyon yaptım ve odama çıktım. Sinirim biraz geçmişti.
Oda kartını okutup içeri girdim. Gayet havadar ve aydınlıktı. Eşyalarımı komidinin üzerine bıraktım ve yatağa oturdum.
Çantamdan çıkarttığım kartvizitteki numarayı derince araştımaya başladım.
Saatler sonra yeterli bilgiye ulaştıktan sonra laptopumu kenara bıraktım. Başım çatlıyordu. Cildim stresten bozulacaktı. En nefret ettiğim şeylerden birisiydi.
Günün yorgunluğunu atmak için kıyafetlerimi çıkarıp duşa girecektim ki omuzumda gördüğüm yarayla duraksadım. Ne zaman olmuştu?
Yara derindi ve kurumuştu. Nasıl olmuştu da hissetmemiştim. Saat geç olduğu için duşa girdim ve çıktıktan sonra otelin ilk yardım eşyalarını kullanarak pansuman yapmaya çalıştım. Uğraşmak istemediğim için sargı beziyle sarıp olayı kapattım.
Aynanın karşısına geçtim. Cilt bakımımı yaptıktan sonra yatağıma yerleştim ve uzandım.
Yavaş yavaş bilincim kapanırken, aklım her gün gördüğüm kabusların gerçekleşmemesini diliyordu
. . .
Bu gün erken kalkıp kahvaltımı yaptım ve üzerimi giyinmek için giyinme odasına yürüdüm. Dolabı açtım ve dünden gelen elbiselerin arasından olabilecekleri seçtim. Şirkete gideceğim için kılığıma uygun olan diz boyunda siyah bir elbise seçtim ve giyindim. Açık kızıl saçlarımı salık bıraktım. Yüzüme hafif bir allık ve nude bir ruj sürerek tamamladım.
Şansıma hava yağmurluydu. Neyse idare ederdim. Çantama iletişim bilgilerimi ve sahte CVmi koydum. Valizimden çıkardığım küçük çakıyı göğüslerimin altına yerleştirdim. Kim bakacaktı ki?
Çantamı almış çıkacakken gelen telefonla durdum. Arayan dünki adamdı. Neydi adı, Uşak? Umut? Ha, Utku Bayraktar. Adını unutmuş olmam seksiliğini unutmuş olmamın önüne geçemezdi. Özellikle arkası... Götlü Utku.
Gülümseyerek telefonu açtım. "Günaydın küçük hanım, dilersen seni ben alayım? Geç kalmamış olursun. 10 dakikadan az bir süren kaldı, patron geç kalanları sevmez." Kol saatime baktım. Daha yarım saat vardı. Beni almak için yapıyordu.
"Ya, çok isterim. Adresimi atarım şimdi." dedim nazikçe. "Tamam, bekliyorum."
Telefonu kapattım ve otelin konumunu atıp beklemeye başladım. İleriden gelen Siyah BMW 8, ve içinde Götlü Utku. Koskoca şirket yardımcısının parası BMW 8'e mi yetmişti? Güldüm ve arabaya bindim
Üzerinde siyah bir takım elbise giyinmişti. Güneş gözlüğünü kafasının üzerine koydu.
"Hoşgeldin." dedi çapkınca. "Çok güzel olmuşsun." Gözleri göğüslerimin arasına kaydı. Şerefsiz, bir kaç güne bakamayacaktı zaten. Doya doya baksın.
Gözlerimi kıstım, "Sağolun Utku bey. Siz de öyle." Sözlerimle sonunda gözlerini göğüslerimden çekti ve şirkete doğru sürdü.
"Ee... Sen tam olarak nerede çalışıyordun?" Gerçekten bir işte çalışmadığım için tam konum veremezdim. Gerçi öldürülenlerin hakkını aramak da bir meslek de, neyse...
Kaşlarım üzgünce çattım, "Aslında, dün şirkete mülakata gideceğim için ayrıldım o işten. Zaten çok yoruluyordum."
Yüzünde hiçbir değişim olmadı. "Öyle mi? Yani bu kadar iddialısın?" Güldü "Patron herkesi işe almaz ama... Ben rica edersem kırmaz."
Gülüşümü bastırarak konuştum. Kendini önemli sanıyordu.
"Eminim öyledir."
Dakikalar sonra şirkete geldiğimizde bir koltuğa oturdum. Daha 20 dakika vardı. Yağmur yüzünden yüzümdeki makyajım bozulmuştu.
Utku yanımdan ayrılmıştı. Bende ayılmak için yandaki bara gidip ufak bir kokteyl aldım. Espresso Martini, ayrıca ekstra espressolu. Tadının acılığı her boğazımdan geçtiğinde daha da ayılıyordum.
Kahveleri de güzeldi ama vaktim yoktu. Utku'nun da geleceği yoktu. Piç, bırakıp gitmemiştir umarım.
Çantamı aldım ve ayağa kalktım. Az kalmıştı. Hangi katta bile olduğunu bilmiyordum bile. Resepsiyona sormaya adımımı atmıştım ki kadının birinin bana sertçe çarpmasıyla aniden durdum. Elindeki içecek üzerime dökülmüştü. Sinirden gözlerim seyirmeye başlarken kadının suratına baktım. Gülüyordu.
"Ne yapıyorsun ya!?" Üzerime baktım. Elbisem mahvolmuştu. Canımı sıkan bilerek yapmasıydı, ha birde gülüyordu.
Tam konuşacaktım ki telefonumun çalmasıyla durdum. Islanan çantamdan telefonumu çıkardım, Utku arıyordu. Saate baktım. Hayır! 5 dakika kalmıştı.
Aramayı reddettim ve üzerime bakarak tuvaletin olduğu yere koşmaya başladım. Acilen temizlemem lazımdı. Üzerimi ıslanan çantamla kapatmaya çalışırken önüme gelen ilk kabine girdim.
Önümde bir adam vardı. Kızlar tuvaletinde? Ne işi vardı bu sapığın. Neyse ki çıplak değildi. Sinirle konuştum.
"Ne yapıyorsun burada amına koyayım ya!" Kabin dardı. Adam da baya iriydi, uzun boyluydu.
"Bağırma. Asıl sen neden buradasın? Erkekler tuvaleti burası," Ne?
Bir anda yüzümü buruşturdum ve yere bakmaya başladım. Acelem olduğu için neresi olduğuna bakmamıştım. Allah kahretmesin!
Sakinliğimi korumaya çalışarak, "Tamam neyse. Bak bu an yaşanmadı, beni de tanımıyorsun, anladın mı?" dedim gözlerimi ona dikerek.
Gözlerini, karanlık olduğu için tam göremiyordum, gerçi gözlüğüm olmadığı için de olabilirdi.
Yaklaştı. Daha ne kadar gelecekti? Zaten göt kadar bir yerdeydik. Parmakları çeneme uzandı ve yukarı kaldırdı.
"Zaten tanımıyorum, ama tanımak isterim merida"
Merida mı? Ben kıvırcık değilim. Sorun bu değildi amına koyayım!
Sinirle ittim ve arkamı dönüp kabinden çıkmaya yeltendim. Birden kollarımdan tutarak beni kendine döndürdü ve yüzünü yüzüme daha da yaklaştırdı.
Kafasını hafif sola eğerek gözlerime bakmaya devam etti. Derin bakıyordu. Hipnoz etmiş gibi...
"Bana bak! O gö-" diğer eliyle ağızımı kapattı.
"Saçların yumuşakmış." Kollarımı tutan eli saçımı okşuyordu. Ne yapıyordu lan bu!? Bacağımla aniden kasığına sertçe vurdum. Kabinden çıkarak koşmaya başladım. Arkamdan gelen acı dolu sesler giderek azaldı.
Koridora çıktığımda telefon kamerasından kendime baktım. Bu tipimle mi mülakata gidecektim. Siktir! Kenarda köşede bulup da öldürebilirdim. Asla bu şekilde çıkamam. Devrim'i aradım ve acil buraya gelmesini söyledim.Yaklaşık 5 dakika sonra geldiğinde siyah Ferrari'me atladım.
"Daha dikkat çekeni yok muydu Devrim? Sür hadi! Ne bekliyorsun!" Sinirden çatlayacaktım. Çarpan kadın, o adam... Devrim'i görünce zaten sinirleniyordum. Tepem iyice atmıştı.
"Sorun var sanırım... Neyin var? Ve neden bu kadar berbatsın." Zaten ona katlanamıyordum... Bir de son sözü daha da delirmeme neden olmuştu.
"Devrim öldürürüm seni. Nerem berbat lan benim!"
Üzerime baktı, sonra da gözlerime. Sence der gibi. "Kes sesini devrim! Ormana sür!"
Açtığı şarkı içimi daha da kedere boğarken gözlerimi kapattım.
"Süslü cümleler beni hiç etkilemez tatlım. Durdurdum kalbimi bu mutluluğun şartı..."
No. 1- Bu Benim Hayatım