VALTOR DRAVEN
Sarayın en derin mahzeni, zifiri karanlığın ta kendisiydi. Vespera’nın gümüş hançeriyle açtığı yaralar göğsümde yanıyordu ama ruhumdaki yangın çok daha büyüktü. Zincirlerim her hareketimde paslı bir çığlık atıyordu.
"Alisa..." diye fısıldadım karanlığa. Sesim kan tadındaydı. "Gittin mi? Kurtuldun mu?"
Aniden, zihnimin derinliklerinde bir şey hissettim. Buz gibi bir rüzgâr, ama tanıdık bir sıcaklık... Kendi ruhumdan bir parçayı, o son dokunuşta Alisa’ya emanet etmiştim. Ve şimdi, o parça canlanıyordu. Gri gözlerim kapalı olmasına rağmen, Alisa’nın okyanusun ortasında nasıl bir canavara dönüştüğünü görüyordum. Benim bakışlarımı almıştı, benim sarsılmaz irademi kuşanmıştı.
"Geliyor," dedim, acı dolu bir kahkaha atarak.
Hücrenin kapısı gıcırdayarak açıldı. Vespera’nın en sadık muhafızı, elinde parlayan bir asayla içeri girdi. "Sus, Draven! Kraliçe senin dilini kesmemi emretti."
Gözlerimi açtım. Karanlıkta bile parlayan o keskin gri bakışlarımı ona diktim. "Dilimi kesebilirsin," dedim, sesimdeki o sarsılmaz gardiyan tonuyla. "Ama kızının ayak seslerini duyabiliyorum. Ve o buraya geldiğinde, senin bu asan sadece kendi mezarını kazmana yarayacak."
Muhafız bir adım geri kaçtı. Gardiyanın o efsanevi gücü, zincirlenmiş olsa bile hala bir fırtına gibi etrafta esiyordu.
ALİSA ASHEN
Teknemiz kıyıya vurduğunda deniz artık siyahtı. Ama bu korkunun değil, benim irademin rengiydi. Tylor, kucağında kılıcıyla bana bakarken gözlerindeki dehşeti ve hayranlığı görebiliyordum. Ben artık o titreyen prenses değildim. Üzerimdeki elbiseler yırtılmış, saçlarım birbirine karışmıştı; ama gözlerimdeki o fırtına grisi, gecenin karanlığını deliyordu.
"Hazır mısın Tylor?" diye sordum. Sesim, rüzgarın uğultusuna karışıyordu.
"Ölümüne kadar arkandayım Alisa," dedi Tylor. Sesindeki o sarsılmaz sadakat, içimdeki buz kütlesini eriten tek şeydi. "Ama o güç... seni tüketiyor. Dikkat et."
"Bırak tüketsin," dedim, saraya doğru yürürken. "Küllerinden doğmak için önce tamamen yanmak gerekir."
Sarayın kapılarına ulaştığımızda, yüzlerce muhafız önümüze bir barikat kurdu. Okçular yaylarını gerdi. Ama ben durmadım. Bir adım attım. Toprak sarsıldı. İkinci adımı attım; gökyüzünden ilk yıldırım sarayın kulesine düştü.
"Çekilin!" diye kükredim.
Muhafızların komutanı öne çıktı. "Prenses Alisa! Kraliçe senin canlı yakalanmanı emretti!"
Gözlerimdeki gri ışık bir an için bembeyaz parladı. Elimi havaya kaldırdım. "Ben artık bir prenses değilim," dedim fısıltıyla. "Ben, bu krallığın son ninnisiyim."
Elimi savurduğum an, suyun altındaki o siyah gölgeler toprağın altından fışkırdı. Astra’nın (kendi karanlığımın) gücünü bir kement gibi kullandım. Muhafızlar sanki dev bir rüzgarla savrulur gibi iki yana açıldılar. Kapılar, benim irademle menteşelerinden söküldü.
Tylor yanımda bir gölge gibi ilerliyor, yaklaşan her askeri kusursuz hamlelerle etkisiz hale getiriyordu. Biz bir aşkın değil, bir felaketin iki yarısı gibiydik.
Taht odasının kapıları önümüzde kendiliğinden açıldı. Vespera, o kanlı tahtında oturmuş, elinde bir kadeh şarapla bizi bekliyordu. Yüzünde, bir zafer kazanmışçasına ürpertici bir gülümseme vardı.
"Hoş geldin kızım," dedi annem, kadehini havaya kaldırarak. "Görüyorum ki Valtor’un o acınası ruhunu çalmışsın. Yakışmış. O gri gözler, senin o solgun yüzüne bir karakter katmış."
"Valtor nerede?" dedim, odanın içindeki camların titremesine sebep olan o derin sesle. "Onu serbest bırak, yoksa bu sarayı senin üzerine yıkarım."
Vespera yavaşça ayağa kalktı. Elindeki kadehi yere bıraktı. Kadeh yere çarptığı an kristal parçalarına ayrıldı. "Onu serbest bırakmak mı? Alisa, sen hala anlamıyorsun. Valtor buraya kendi isteğiyle gelmedi. O, başından beri benim casusumdu."
Dünya başıma yıkıldı sanki. "Yalan söylüyorsun!" diye bağırdım.
"Düşün Alisa... Neden her zaman yanındaydı? Neden her kaçışında seni buldular? Neden o mühür sadece o yanındayken parlıyordu?" Vespera bir adım yaklaştı. "Valtor seni sevmedi. O, seni benim için büyüttü. İçindeki Astra’yı uyandırmak için sana o 'abi' şefkatini verdi. Çünkü biliyorduk ki, sevdiğin birinin ihaneti seni en büyük karanlığa sürüklerdi."
Arkamda Tylor’un kılıcının düştüğünü duydum. Valtor... o her gece sığındığım gri gözlü sırdaşım... bir yalan mıydı?
O an mahzenin gizli kapısı patladı. Kanlar içindeki Valtor, sürünerek odaya girdi. Zincirlerinden kurtulmuştu ama her nefesi bir işkence gibiydi.
"Alisa... sakın... inanma..." diye inledi Valtor. Gözleri hala griydi ama sönmek üzereydi. "Seni korumak için... annenin suçlarına ortak gibi göründüm... Ama kalbim... kalbim hep senindi."
Vespera bir kahkaha attı. "Hala oyun oynuyor! Alisa, seç birini! Sana yalan söyleyen o gri gözlü haini mi öldüreceksin, yoksa senin için canını vermeye hazır olan şu zavallı Tylor’u mu?"
O an anladım. Annem beni bir seçim yapmaya zorluyordu. Eğer birini öldürürsem, Astra tamamen uyanacak ve bedenimi ele geçirecekti. Eğer öldürmezsem, o ikisini de öldürecekti.
Elimi kalbime koydum. Gözlerimdeki o gri ışık, Tylor’un kahverengi gözleriyle buluştu. Sonra Valtor’un acı dolu bakışlarına döndü.
"Ben seçim yapmıyorum anne," dedim, sesimdeki tüm duygu çekilirken. "Ben, kuralı değiştiriyorum."
Mühür, o an sadece ellerimde veya gözlerimde değil, tüm vücudumda parlamaya başladı. Astra’yı ve ışığı aynı anda kucakladım. Kendimi feda etmeye hazırdım. Ama o an, Tylor ve Valtor aynı anda ayağa kalkıp ellerimi tuttular.

